Son Yazılar »

Yorulmadan önce bunu hak etmek gerek.

Ben yorulmayı hak ettim; çünkü dünyayı becermek isteyenler bu amaçta çok çalışırlar ve bu, yorulmayı haklı kılar.

Dudaklara dokundum son birkaç haftada. Biraz sonra benim vücuduma ait olup ait oldukları yerde durmayanlarla buluşacak dudaklara. Kaç taneydiler? Hatırlamıyorum. Adları neydi? Pek azınınkini çıkartabiliyorum. Zihnim kudretliydi eskiden bunu anımsıyorum . Hatırlamak istediğimi hatırlardım. O halde, hatırlamak istemiyorum.

İstediğim her şeyi olabileceğime inandım.

İnandım ve oldu. Ben de “her şeyin kendisi” oldum.

Sarhoş oldum.

Ucuz bir bar tuvaletinde baygın bulundum. Ayağımın teki tuvaletin içindeki boka, kafam da kendi kusmuğuma batmış halde.

Uyandım. İçmeye devam ettim.

Ciddi oldum. Adını bile bilmediğim sanatçıların konferanslarına gittim. Eskiden olduğum gibi gözükmek için.

Yalanı fark ettim.

Olduğum kişiyken değil, bir zamanlar olduğum kişi gibi olmaya çalışırken döndü gözler üzerime.

İlgiyi fark ettim.

O halde dedim, bunca yıl dünya beni becermişken, artık sıra bende.

Yalanlar söyledim. Yalancı oldum.

Yaptığımı söyledim. Yapmadıklarımın arasına katarak. İlgilerini çekti. Bana geldiler.

Onları teker teker becermem için izinler istediler benden.

İzin verdim.

Yalanlarıma yalanlarla karşılık verdiler. Güzel kokmuyorlardı bir iki hariç. Her birine aynı yalanı farklı cümlelerle söyledim.

Küçük bir kız. 18′inde. Ne işinin olduğunu bilmiyorum. Masamdaydı yüzü bana dönük. İki saat sonra ise kötü kokulu tuvaletin kabininde. Bu sefer sırtıydı bana dönük olan yanı.

Telefon numarasını verdi daha sonra aramam için. Hayatımda ilk kez duyduğum bir numarayı verdim ben de ona, beni araması için.

Bir diğeri…  Yoğun, sürekli meşgul ve hareketli bir adam görmüş karşısında. Tanımak istemiş onu.

Gece vakti bir buluşma… Müdavimi olduğumu sandığı; ama adını bile o an öğrendiğim gürültülü bir yer. Ardından hep aynı cümle “Evin çok uzak, bu gece bende kal.”  Avrupa tarafına doğru, bir buçuk saat yolculuktan sonra eve varış. Gerisi her yerde aynı.

Bir başkası… Bambaşka birine rastlamış bu sefer. Bilgili, entelektüel. “Bir şeyler saklıyorsun içinde” diyor. Sanki yardım edebilecekmişçesine teklif sunuyor. Bu sefer gizemli adam fırlayıveriyor senaryodan, kendine rol kaparak. Sessiz bir yer.

Sadece ismini bildiğim birkaç düşün adamı ve şimdi bile hatırlamadığım karmaşık üç beş cümle…

Saat geç oluyor. Evim çok uzak… Yakınlarda olanı tercih ediyorum.

Arkadaşça geliyor biri. Hayatını düzene sokacak birini arıyor belki de. Doğru insanı görür gibi oluyor. Daha yakından tanımak istiyor onu. Duygusal, anlayışlı ve kendisi gibi acı çekmiş birini buluyor karşısında. Ona bir hediye gibi sunuyor kendini.

Yanlış insan olduğunu fark ettiğinde üzülmüştür belki de.

Bilmiyorum.

Farklılıklara saygılı olduğuna kanmış biri daha çıkıyor beklenmedik bir yerden bir gün. Birkaç ezber söz, bir alışveriş mağazasında içilen bir kahve. Alkole bile gerek kalmadan yine “geç oluyor saat.”

Aralarından en farklısı bu. Az kalsın hissettiriyor bana insan olduğumu. Neredeyse zevk alıyorum dokunurken bedenine.

Hoşuma gitmiyor bu.

Her şey olan insan’la sınırlı kalamaz diyorum. Sabah uyandığında yastığı boş buluyor.

Gece vakti evinden çıkıyorum. Büyük bir site. Güvenlik tuhaf tuhaf yüzüme bakıyor. Sırıtıp geçiyorum yanından. Yolda köpek takılıyor birkaç tane peşime.

Koşuyorum alabildiğince hızlı.

Köpekten değil, kendimden, korkumdan kaçıyorum.

Tam da unutmuşken sadece insan olduğumu, neden bu zevk, korku ve heyecan?

Bir taksi görüyorum park halinde. Atlıyorum ve sür diyorum en yakın durağa. Yolda birkaç yalan daha.

Şehitler varmış yine.

On lira tutuyor. Muhabbetin hatrına on iki lira verip gidiyorum salağa. İyilik yaptığını düşünerek devam ediyor yoluna.

Düşünüyorum daha farklı kim olabilirim diye… Girişine bile para verdiğim kulüpte sevmediğim müzik çalarken aklıma gelen birkaç cümle eşliğinde. Cümlelerim bozuluyor yanımdaki tarafından. İyi dans ediyor ve yabancı sanıyor beni, bozuk İngilizcesiyle nereli olduğumu sorarken. Fazla alkol gözleri gibi dudaklarını da uyuşturmuş, heceler tam çıkmıyor ağzından.

Aklıma Eminönü’ndeki esnaf geliyor beni Finli sanan. Gülümsüyorum aksanlı bir İngilizce eşliğinde ona bu yalanı söylerken. Ona güldüğümü sanıyor. Uyurken, ona gülüyorum.

Bir evim yok şimdi. Her yer evim gibi.

Sahi ev neydi?

Önemli değil. Bir yalan da onun için bulunur.

Bir soru:

Başka birileri için miydi başka yalanlar yoksa başka yalanların çektikleri miydi bu başka kişiler?

Hiç cevap…

Önemli olan neydi?

Eğlenmek mi?

Galiba.

Eğleniyor muydum?

Hayır.

O halde devam etmeli mi bunu yapmaya?

Dünyayı becermek bu değil.

Her biriyle başka bir adam olmak mı?

Dünyayı mı kandırıyordum yoksa karşımdakini mi?

Dünyayı mı beceriyordum yoksa karşımdakini mi?

Sorular çok. Sorular kısa. Sorular her yerde.

Sinekler gibi.

Kovuşturuyorum el hareketimle birkaç saniye içerisinde hepsini.

Dağılıveriyorlar üzerine su tutulmuş toprak parçası gibi.

Çamur oluyorlar.

İnsan gibi.

Özüne dönüyorlar.

Sorular insan oluyor sonra.

İnsan ben oluyor.

Ben insan oluyorum.

Başladığım yere dönüyorum. Dünyayı beceremeden. Bir şeyi başaramadan. Sıfıra iniyorum yine, hayal ettiğimden başka zirvelere tırmanmış olarak sadece.

Başım ağrıyor.

Bir kadeh viski içiyorum, bir başkası tarafından hediye edilmiş. Yağlı tat gırtlağımı yakıyor. Tükürüyorum bir şişesinin fiyatına bedenini satan kadınlar olan içkinin ağzımdaki kısmını.

Gece uzun. Yaslanıyorum geriye ve bırakıyorum geride bu kısa macerayı.

Eskiye dönüyorum.

Bu sefer yanımda yaşanmışlıklara eklenmiş bir sürü hikayeyle…

Uzun süredir blog’umu ihmal ettiğimi fark ettim. Zaten sadece kendim için yazdığım bu yazıları arada dönüp dönüp tekrar okuyor, içimden geldiği vakitlerde yeni fikirlerle bambaşka yazılar karalamaya çalışıyordum; fakat hiçbirini tamamlama muvaffakiyetine kavuşmuş değildim. Bugün ne olduysa, kararlı bir şekilde yeniden bilgisayar başındayım ve birkaç kelam ederek kendi kendime konuşma alışkanlığımı devam ettirmeye çalışacağım.

Uzun süredir kafamda dağınık vaziyette şekil bulan düşünceler bugün kendiliğinden -ya da pek az bir çabayla- düzenlendi ve bir kalıba oturdu. Böylelikle ben de tüm bunları sıraya koyup kendimde faaliyete geçebilme kudretini buldum.

Esasında plan ve programa sahip olmak pek bana göre değil. Yani, elbette hayatının -çok- yıllık sürecini kabataslak dahi olsa çoktan kararlaştırmış ve şekillendirmeye başlamış biri olarak bunu söyleyebiliyor olmak ironik; fakat buradaki kastım sadece günlük yaşam ve haftalık meşguliyetler olarak şekil bulduğu için, bu anlam karmaşası yaşanmadan, kendimle çelişmediğimin farkına varılabilir.

Her zamanki gibi lafı ziyadesiyle uzatıp icabından başka yerlere çekmeden esas bahsetmek istediğim noktaya geliyorum:

Şu gün itibariyle, kendime yaptığım -idealize edilmiş- haftalık programa (belki bir nüshasını da buraya yazarım) olabildiğince bağlı kalmaya çalışarak -her ne kadar yoğun bir tempo olsa da- planladıklarımı gerçekleştirmeye koyulacağım.

Özetle, kafamda daha düzenli beslenmek, spor yapmak, kültürel etkinliklere şimdiki olduğundan daha fazla önem ve zaman vermek, okula daha yoğun gitmek ve harici faaliyetlere daha fazla vakit ayırmak var. Bunları yaparken sadece daha az dinlenmem gerekecek. Uykumdan biraz feragat ederek hepsini yapabileceğime inanıyorum. En azından normal insanlar gibi altı ila sekiz saat arası bir uykuya alışabilirsem, günümün on, on iki saatini pasif geçirmiş olmam.

Son olarak bir de sanırım üzerinde ilgimi yoğunlaştırabileceğim yeni bir “şey” buldum. Hadi hayırlısı.

Boşlukta

Gecenin karanlığında
Tınısı uzaktan duyulan bir şarkı gibi seni sevmek.
Soğukta güven veren,
Sıcacık bir eli sarmak, sarmalamak gibi.
Seni özlemek…
Ölümün dokunuşunu alnımda hissetmek…

Simurg Anka Phoenix

Simurg…

Küller ve Tüyler…

Yenilmezliğin simgesidir -birçoklarının aksine- benim için; sadece yeniden doğuşun imgelemi değil. Salt gücün, kendine yetmenin ve var olmanın gelebileceği nihai nokta. Zahiri bir mevcudiyetin çok ötesinde, somut bir gerçeklik kadar dokunulası, görülesi ve dahi “solunası”.

Yok olmayı göze alması mıdır yeniden doğmasının müsebbibi; yoksa yeniden doğacağı güvencesi midir gözünü kapayarak ateşe atlaması, bilmem; fakat sonunda katiyetle emin olduğum şudur ki, intibahı nihaidir.

Yeniden yaşanacak bir ömrün ilk saniyelerinin, evvelkinin son anlarına denk gelmesi tesadüfi olamaz elbette. Varlığını sonuna kadar tüketen alevin -ömrünü ondan çalanın- aynı zamanda uyanışını sağlayan deva olması da mükemmeliyetinin parçasıdır Simurg’un. İşte yalnız bu yüzden bile örnek alınasıdır “Kuşların Prensi”.

Kendini yok etmek için can atana sırt çevirmek şöyle dursun; ona bağrını açması, onunla bir olması ve tüm benliğini ona emanet etmesiyle ölümsüz kılınmış olsa gerek Simurg. Aksini düşünemiyorum zira. İşte O’nun insandan farkı burada karşımıza çıkıyor: Yok olacağımızı bile bile ateşe atlamaya kaçımız cesaret edebiliriz ki? Ucunda yeniden doğmak olsa bile, kaçımız bu acıyı kaldırabilir? Sanırım pek az kişi bu ağırlığı omuzlayabilecektir. Belki de bu sebeple bir masal olduğuna inanılıyor Simurg’un. Varlığını hayali düşüncelere bağlıyorlar. “Gerçek dışı” geliyor tüylerden küllere dönüşmek göz göre göre, bile bile! Kendi yetersizliğimizi, cesaret noksanlığımızı öyle kanıksamışız  ki, Simurg’un yaptıklarını büsbütün masal saymışız… Yapılamazlığından öyle emin olmuşuz ki, denemek şöyle dursun, düşünmek bile istememişiz tüm bunları…

Düşüncem odur ki, aleve atlamak sadece cesaretten müteşekkil bir eylem değildir. Elbet en çok gereken cesarettir bu fiiliyat için; fakat salt cesarete güvenip buna kalkışmak, körü körüne yok olmaktır kanımca. Oysa “yeniden doğmaktır” Simurg’un alevlere dönüşmesinin sebebi.

-Peki nedir tüm bu diğer vasıflar yeniden var oluş için?

Bu soruyu tek başıma yanıtlayabileceğimi sanmıyorum; fakat bunların arasında “inancın” kesinlikle kendine yer bulacağından eminim.

Ömrümde pek az şeyden emin olduğumu iddia ederken, nedir bu cür’etkârlık diye kendimi sorgularken buldum ”inançtan” emin olduğumda. Yanıtı bulmak pek zor olmadı: İnançtı bana bunları söyleten çünkü. Her şeyin özünde yer alan arkeydi o.

O halde “Neden?” dedim düşünümün ikinci safhasında ilk olarak.  ”Neden Simurg’un alevlerinin, onu yeniden var etmesi için yaktığından eminken , kendini yakan alevleri düşman sayıyorsun be adam? Tüm mevcudiyetini yok edercesine dört bir yanını çevrelemiş kor harelerden kurtulmak adına çırpınıyorsun naçari?  Oysa bilmez misin ey adam?! Uyanışın için mukteza olan sadece yok olman, alevle bir olmandır!” yanıtı aradığım yerde -içimde- titrek bir ışıktan başka yoktu bir şey. Öyle titrek ve küçüktü ki bu ışık, inanmazdı kimse, daha henüz tüm bedenimi kavuran alevlerin kaynağı olduğuna. Oysa sorguma rağmen yanabilseydi hala, belki de başaracaktım küle dönüşmeyi.

Ve sonra…

Ve sonra belki de uyanış, tıpkı Simurg gibi… Yeni bir ömre açılan gözlerin ilk gördüğü yabani bir dünya olmayacaktı bu sefer; çünkü Simurg gibi yanan, Simurg gibi doğardı: Her batında geçmişini unutmadan yeniden var olarak doğmaktı bu!

Tabii ki başarabilinseydi… Cesaretin destekçisi inancın sürekliliği, devam ettirilebilseydi…

Peki şimdi ne olacak?

Bilmiyorum.

Sanırım öğrendiğimde ya çoktan tükenmiş olacağım alevlerle, hatrımda tek bir düşünceyle ya da başarısızlığı kabullenmiş, Simurg’a ulaşamayan divanelerden biri olacağım Mantıku’t Tayr’daki gibi.

Nerelerdesin Be Adam?!

Neredesin Ey Adam?

Bir sorumluluk almıştın kendine… Kendine, kendini anlatıyordun olabildiğince açık şekilde. Ne oldu da korktun, ne oldu da yıldın bundan? Bir isim mi korkuttu seni bu kadar? Yoksa hatırlamak istemediğin geçmişin mi rahatsız etti?

Şapşal!

Sen değil miydin son noktayı “Geçmişten kopmamış yalnızlık, en mutlu yalnızlıktır.” diyerek koyan?  Ne bu çelişki şimdi?

Tamam. Şimdi daha sakiniz öyle değil mi? Artık kelimelerin anlamlarını yitirmesi de üzmüyor seni.  Hem sen değil miydin, “…ve ben yaşanmışlıklar ve öğrenilenlerle geride bırakırken geçmişimi; uzaklaştığım şehir gibi, hatrımda sadece “var olmamın” yaşanılası mutluluğu yer bulur kendine, tıpkı Sartre’ın bahsettiği gibi. Bir sorumlulukmuşçasına omuzladığım varlığımın yalnızca kendine ait olduğunun farkındalığıyla geçirdiğim şu ilk saniyeler, yenilenmiş ben’in ilk adımlarıdır.” diyen?

Ne çabuk bıktın adımının arkasına bir diğerini atmaktan? Hadi… Her zamanki gibi, başladığın işi bitir. Boş verdiklerinin arasına girmeyecek bu!

Hiçbir şeyin bıraktığın gibi kalmadığını anımsa. Anımsa ve yenilen. Kendini yok ettin zaten! Şimdi yapman gereken yenilenmek, biliyorsun!

Kendi kuyruğunu ısırıp sonsuza uzayan Oroboros gibi, küllerinden yeniden doğan Simurg gibi, Ragnarok’tan sonra yükselmek gibi… Daha önce yaptığın gibi… Şimdi yapman gerektiği gibi…

Pocket Watch

“Yaşanmışlıklar olmasa yaşamanın ne manası var?” sorusunu ürettiğim günden beri sarılmaktayım  sorunun kendine. Pişmanlık ve hayıflanmalardan uzak yaşamanın,  mutluluğa ulaşmadaki sağlam adımlardan olduğunu kabul etmemde ve buna göre yaşamamda büyük rol oynadı bu cümle. Bahsettiğim, her olayı salt tecrübe olarak görüp deney eşyası gibi kullanmak sanılmasın, o kadar düzenli  bir düşünce yapısına sahip olmayı istemem asla. Bu, sadece geçmişten pişman olmamak ve kendinle barışık olmakla alakalı… Daha çok içsel dinginliği sağlamak adına, yanlış dahi yapmış olsan “Benim yanlışım!” diye haykırabilme cesaretidir.

Elbette insanlar -yolcular-, Üstinsan ile hayvan arasına gerilmiş ipte yürürken tökezleyeceklerdir zaman zaman, dengeleri yitecektir bazısında. Üstinsana ulaşma yolculuğunun üzerinde yürümesi zor yolunda, yeteneksiz ve cesaretsiz olanlar kaybedecektir ilk olarak kendilerini. Burada, adım atmaktan çekinen aksakların birçoğu da mazisyle ilgilenmekten başarısızlığa uğramış kimselerdir.  Yolcu, eğer mazisiyle bir ise ancak rahat kat edebilir Üstinsan’a giden yolu.

Geçmişiyle bir olmayan insan tökezler sık sık. Ancak mustakimlerin tamamlayabileceği bu yolculukta; sürekli başı terkisinde süvari gibi davrananlar, tabiidir ki muvaffak olamazlar menzile erişmekte. İşte bu yüzden ziyadesiyle lüzumu vardır insanın mazisiyle barışık kalmasının. Geçmişte hiçbir işi yarım bırakmayıp  geçmişi geçmiş yapan tüm eşyadan emin olmanın…

Zamanın koşul ve şartlarının gerektirdiği ölçüde, o anda doğru gözüktüğü şekilde tavır almak ve edimde bulunmak, kısa süreli mutluluklar yaratabilir yolcu’ya; mamafih önemli olan şudur ki, vakti geldiğinde kafasını geri çevirdiğinde insan, pişmanlık duymasın yaptığından ya da hayıflanmasın yapmadığından. Yalnızca bunu başarabilenler geçmişiyle bir olurlar. Böylelikle geçmiş, hatıralar ve yaşanmışlıklar onların adımlarını ağırlaştıran prangalar değil,  anımsandığında geleceğin teminatı olan güvenceler haline gelir. Yalnızca kendi yaşanmışlıklarını değil, başkalarından da tecrübe ettiklerini özümseyerek erdemine uygun davranan insan geçmişinden korkmayacak hale gelir. Geçmiş duvarını oluştururken koyacağı her tuğlayı böylelikle daha dikkatli koyar, tuğlanın oturması gereken yeri seçtikten sonra. Ve yalnızca bir kez düşünecektir, belki çok ufak bir tereddütle birlikte, inşasını yaparken emsalini incelediği o duvarın her parçasını koyduğu sırada. Daha sonra da sağlamlığından emin bir yapısı olacaktır sırtını dayamak istediği zaman kudretinden şüphe duymadığı.

Bunca deyişten sonra kendime baktığımda, görüyorum ki hatalarım doğrularımın neredeyse üzerini kapatacak kadar çoğalmış. Dövünmek ya da üzülmenin işe yaramayacağını elbet biliyorum, o sebeple tek düşüncem dahasının olmaması, bir fazlanın daha eklenmemesi terazinin hatalar kefesine. Bu yönde tek bir eksiğim vardı şu güne dek; fakat artık geçmiş hakkında kötü konuşmayı da bıraktım. Vakit aldı; ama noksanlığımı sonunda tamamlayabildim. Yaptığım yanlışlar değil, yapılan yanlışları da kucaklamaya çalıştım. Zordu bu, en nihayetinde bana ait olmayanı benimmiş gibi kabul etmekti; fakat ilerlemenin, tereddütsüz adımlarla yere sağlam basmanın tek kuralı olduğunu çoktan kabul etmiştim. Aksi düşünülemezdi. Bu sebeple kabullendim tümünü.

Eğer insan, idealindeki menzile ulaşmak gayesiyle adımlar atan bir yolcuysa, onun bilinç ve kıvançla attığı her adımı bir olgunlaşmadır. Bu olgunlaşma süreci ömür boyu sürdüğü sürece ancak doyumdan söz edilebilir benim nazarımda. Bu yüzden hatalarımı veya başkalarının hatalarını da kıvançla göğsüme bastırıp atıyorum en kararlı adımlarımı… İnsan için insandan vazgeçme gafletine düştüğümden sonra bile oldu bu. Tecrübelerime eklenen bir yanlışla devam ettim yoluma. Her ne kadar yapabileceğim hataların en büyüklerinden birini daha henüz yolun başında yapmış olsam da…

Bunca lafın üzerine, yine iyimser olmak isterim. Tek düşüncem tıpkı benim yaptığım gibi yapmasıdır geçmişlerinde yer ettiğim “başka”larının… Artık geriye dönüp pişmanlık ya da hayıflanma duymasın ya da geçmişe küfretmeyi bıraksın onlar da benim yaptığım gibi. Neden mi onlar adına böyle bir isteğim var? Olur da belki tekrar kesişirse rotalarımız Üstinsana giden yolda, yüzüme bakan kişide dostane bir gülümseme görmeyi isterim, düşmanca bir dudak bükme yerine…

Nihayete gelecek olursak, tüm bunların haricinde unutulmamalı ki, bu yolda herkes yalnız yürümektedir. Geçmişin inşasında her ne kadar kullanılmış olsalar da dostlar, yarlar, yarenler yalnızca görünürde vardır. İnsan, kendi elleriyle koyar her taşı kendi yaşamında. Yalnız doğup yalnız ölecek insanı bu işinden alıkoymak adına en çok uğraşanlar da ona yalnızlığını hissettirmemeye çalışanlardır… Geçmişten kopmamış yalnızlık, en mutlu yalnızlıktır.

Yoğun ve yorucu bir haftayı daha bitirdik. O kadar yoğundu ki, son raporu pazartesiye aksattım

Ne izledim: Naruto! Çok inat ettim öyle saçma şeyler izlemem diye; ama yakın bir arkadaşımda kaldığım gece boyunca saatlerce oyununu oynadıktan sonra biraz gaza gelme oldu. Bir bölüm izledim sadece, fakat filler’lar hariç hepsini izlemeyi düşünüyorum.

Ne dinledim: Hysterical’i dinledim bu hafta. Pazar günü Taksim’de konserleri vardı. Bizzat benim bass gitarımla verilen vasat üstü bir konser oldu. Eğlendim eğlenmesine de beklentim daha yüksekti. Canlı performanslar haricinde bol bol 80 90′lar müziği dinledim. Glam, Hair Metal, Hard Rock, Pop Rock ve nicelerini… Yüzlerce şarkıda yer alan ortak bir heyecan var sanki… O dönemin müziği şimdikinden gerçekten çok iyi. Özellikle yeni nesil popüler metal müzikle, 90′ların başındaki metal müzik arasındaki fark gözle görülür biçimde mevcut.

Ne okudum: Puşkin – Yüzbaşının Kızı. Çocuklar için olan sadeleştirilmiş versiyon. Canım sıkıldığı için elime aldım. Bitirmeden bırakmayayım dedim. Sadeleştirilmiş olduğu için ve biraz da kalitesiz bir basım olduğu için çok şey katmadı bana.

Nereye gittim: Nerelere gitmedim ki? Müzisyen bir arkadaşımı evinde ziyaret ettim, orada kaldım. Daha sonra 15 Mayıs 2011 Sansüre Karşı Yürüyüş’e katıldım Taksim’de. Tabi bunlar sadece bir günde oldu. Hafta ortasında, Eminönü, Aksaray, Karaköy, Beyazıt, Cağaloğlu civarındaki her taşı hatim edene kadar dolaştım. Elimdeki ilginç alışveriş listesini tamamladım. (Sprey boyalar, cüppeler, oyuncak silahlar ve daha niceleri…)

Ne yiyip içtim: Dondurma sezonunu açtım. Eminönü iskelesinin oradaki Maraş Dondurmacısından aldığım külahla yaptım bunu. İyi de oldu bence. Onun haricinde Taksim’de fiyatlarında inanılmaz indirim yaparak “Bira Günü” düzenleyen Sinerji’de, günün hakkını verecek kadar içecek tüketimi gerçekleştirdim.

Ne oynadım: Boş geçtim burayı. Bu hafta bilgisayar başında pek oyun oynamadım. Gerçi bunu diyorum; ama Play Station’da Soul Calibur ve Naruto oynadım biraz.

Ne öğrendim: Öğrenciler için olan indirimli seyahat kartını çıkartmanın hiç de zor olmadığı. Tek yapılması gereken, öğrenci belgesi, fotoğraf ve 10 lira alıp mesai gün ve saatleri içinde İETT’ye başvurmak. Benim gibi pazar günü, salı gecesi ya da mesai saati içinde ama öğrenci belgesiz gidenler olursa diye yazıyorum… Aslında çok basit!

Bir haftanın daha sonuna geldik, oldu bitti. Kısaca şöyle oldu:

Ne izledim: Şener Şen izledim bütün hafta boyunca fırsat bulduğum vakitlerde. Eski filmlerin tadını şimdilerde bulmak zor. Hele geçen haftaki “Thor” faciasından sonra bir daha ne zaman sinemaya giderim bilmiyorum. Neyse, Captain America’ya -ki onu da hiç sevmem- kadar sinema benim için bitmiştir. Zaten film izlemeyi seven biri değilim, iyice soğuttular beni böyle yapa yapa. Ayrıca bir de “Black Panther” izledim. Marvel kahramanı olan. Cap’n America’yı bir güzel patakladı. Oh mis!

Ne dinledim: BLIND GUARDIAN! Büyük harfle yazdım; çünkü gerçekten bunu hak ediyorlar. Hansi’yi ilk kez kanlı canlı görüyor olmak, The One Ring’e sıkı sıkıya sarılıp Lord of the Rings’e eşlik etmek -I’ll keep the ring full of sorrow, I’ll keep the ring ’till I die!- harikaydı. Hatta o kadar güzeldi ki, omzumun beni öldürecek kadar acı ve ağrılarını hissetmedim bile! (Valhallaaaaaaaaaa omzum!)

Ne okudum: Altn Dal’ı yarım bıraktığım yerden devam ettiriyorum. Daha doğrusu yarım bıraktıktan çok uzun zaman sonra yeniden başladım okumaya. Belki mitoloji, tarih ve teolojiyle ilgili araştırmalarıma geri dönebilirim. Nasıl olsa okula gitmiyorum. İyi bir kütüphane gezisi yapmak farz oldu!

Nereye gittim:  Gidemedim bu hafta. Convention’a yani. Dörtte dört yaparak tüm Convention’lara katılma arzum, “son dakika düğünü” ile baltalandı. Hazırladığım harika Steampunk Cosplay’i de giyilmez oldu. Eh hal böyle olunca insanın morali bozuluyor tabi. Bu arada hayatımın en ilginç düğünlerinden birine gittiğimi de söylemeliyim.

Ne yiyip içtim: Vitamin hapları. Bolca… Ağrı kesiciler, kas gevşeticiler… Hastalıkla boğuştum bir sürü. Hatta birazdan gidip bir bardak ballı sıcak süt içeceğim sanırım. İyileşmem gerek!

Ne oynadım: Portal ve Portal 2 birbirinin peşi sıra bitti. Yeniden bilgisayar oyunlarının zamanımı fazla tükettiğini düşünmeye başlamıştım. “Sevmiyorum arkadaşım!” diyorum ara ara, sonra bir bakıyorum 4 saat boyunca aynı oyunu oynamışım. İlginç tabi… Şimdi bir arkadaşın önerisi üzerine “Darksiders” adlı oyunu indirdim. Konusunu ziyadesiyle beğendim. Cennet ve Cehennem ordularının bitmek bilmez savaşına bir dur diyen “Dört Atlı”dan bahsediyor. Biz de bu dört kardeşten “War” olanıyız. Aaah ah, Victor Vasnetsov’un “Four Horsemen of Apocalpyse” tablosuna bakıp bakıp gaza gelmektense direkt atlı olup melek şeytan dinlemeden herkesi pataklamak daha zevkli geldi birden. Humm… Bu oyunlar beni sanat düşmanı yapıyor!

Ne öğrendim:  Sir James George Frazer’in Altın Dal’ından, kitabın konusuyla ilgili birçok bilgi edindim. Hoş oldu.

Tını…


Saat sabahın altısıdır.

Güneşin doğuşuna eşlik eden kuş sesleri ve hafif bahar meltemi doldurur odanı; yalnızlığının sadece bedenini değil, ruhunu da doldurmasını taklit eder gibi adeta. Günün tüm gürültüsü hala kafanda yankılanmakta olsa da sabahı karşılayan o kuşların sesi bir anda keser tüm hengameyi. Sessizliğine eşlik etmeye başlarlar. Onları düşünürsün. üzerine hiç ayak basmadığın çimlerin ötesindeki, altında hiç oturamayacağın o ağacı hayal edersin. O sırada fonda hafiften bir müzik başlar… Kendine ait bir şeyleri hatırlatan.

Gelecek ile hayaller bir olmuştur zaten; fakat ya geçmiş? Geçmişin de hayalleri olamaz mı diye düşünürsün inceden inceye… Pişmanlıklar, hayıflanmalar başlarlar ufaktan ufağa işgale zihnini. İzin vermek istemezsin; ama naçarsın! Çünkü çoktan başlamıştır o ince ses, “I stand alone in the darkness / The winter of my life came so fast” diye dizeleri okumaya. Bir anda yalnızlığın karanlık olur çıkar sana, ortasında tek başına beklediğin… Esen meltem de aniden bastıran kışın.

Hemen sonra anılar gelir hatra inceden inceye. Hüznün ve acının olmadığı, saf kıvanç ve sevincin kalbinden taştığı mutlu hatıralar canlanır gözünde. Geçmişin hayalleri midir bu, yoksa dokunulmamış gerçekliği mi ayırdına varamazsın kolay kolay… Varmak istemezsin işin aslı! belki büyüsü bozulur diye… Çünkü bilirsin, hiçbir şeyi bilmediğin kadar kesin şekilde: ne olursa olsun, bozmamalısın o büyüyü! seninle yaşayan, seninle birlikte “her yere” uzanan o masalsı güzelliği…

“Her yere” diye düşünürken devam eder mısralar akmaya düşüncelerini beraberinde sürükleyerek… Gecenin karanlığında, sana güvenene -ona- yol göstermek için parlayan tek yıldız olmayı dilemiş olsan da artık rüzgarda uçuşan biçare toz zerrecikleri kadar küçük olduğun gerçeği belirir zihninin ufak bir köşesinde. Düşünürsün hemen ardından, ben mi küçüğüm yoksa rüzgar mı kuvvetli diye.

İşte tam o anda aklına gelir kulağına gelen şey: “I never stayed anywhere / I’m the wind in the trees… ” Sen küçüksündür belki, evet. Rüzgar da güçlü olmasına güçlü elbet; fakat bunların hiçbiri değil ki aradığın şey! Sen de biliyorsun yanıtı, saklamıyorsun kendinden daha fazla: Rüzgarın ta kendisisin sen; artık asla beklenmeyecek olan…

Bu haftayı erken kapatıyorum. Çok yorucu ve aksi olduğu için pazar gününü sadece kitap okumaya ve dinlenmeye ayıracağım. Ayrıca çok yoğun bir hafta daha geçireceğim için dinç olmalıyım. Biraz istirahat şart!

Ne izledim: Thor. Hakkında çok fazla bir şey söylemek istemiyorum. Haziran’dan beri yakın takipte olduğum ve çıkmasını, sırf Avengers’a bir adım daha yaklaşmış olmak için beklediğim filmi izledim. Beklediğim gibi kötü geçti. Sinir bozucu; ama n’apalım? Kısmet. Hakkındaki eleştirim için isteyenler tıklayabilir.

Ne dinledim: Bu haftama damgasını vuran bir şarkı ya da müzik grubu olmadı. Herhangi bir konsere de gitmedim, last fm sayfama göre en çok Hypocrisy dinlemişim bu hafta. En çok dinlediğim şarkı da Everlasting hala. Ne şarkıymış arkadaş?!

Ne okudum: Hiç. Hiç yani bildiğin evet. Birkaç DND kural kitabından başka hiç bir şey okumadım bu hafta. Kendimdeki büyük eksikliklerden biri. Gerçi inanılmaz yoğun geçen haftamdan dolayı oldu bu. Sanırım yarın -pazar- tüm gün kitap okuyacağım.

Nereye gittim: 3 haftada 3 Convention yaptım, sanırım haftaya da 4 olacak. TechCon’da, geçen sefer KUnvention’da tanıştığım bir arkadaşın oynattığı FR oyununa katıldım. Oldukça keyifli geldi. Conventionlar arası oyun devam ettirmeye kararlaştırdık. İkinci oturumuz BilgiCon’da olacak!

Ne yiyip içtim: Mis gibi terayağlı iskender yedim. Oh. Pişman değilim, yine olsa yine yerim.

Ne oynadım: Portal 2!! Harika bir oyun olmuş. Pek fazla söze gerek yok. Valve’in nasıl bir şirket olduğu ortada. Portal’ı oynadıktan hemen sonra Portal 2′i oynamak da bambaşka bir kafa yapıyor. Ayrıca hala oynamamışlara tavsiye: Oyuna çok dikkatli bakmayın. Mide bulantısı ve baş dönmesi yapıyor. Çok ciddiyim. Fizik motoru o kadar realize edilmiş ki, eğer geniş ekran ve yüksek çözünürlükle uzun süre oynarsanız gerçekten bir süre sonra baş ağrısı yapıyor.

Ne öğrendim: Ta da! Akademik olarak hiçbir şey öğrenemedim. Sadece bir elin parmağı kadar Latince sözcük ve şiir ezberledim. Olsun, yavaş yavaş bunlar.

WordPress.com'dan blog alın. | Tema Motion, volcanic tarafından yapılmıştır.
Follow

Get every new post delivered to your Inbox.