Yorulmadan önce bunu hak etmek gerek.

Ben yorulmayı hak ettim; çünkü dünyayı becermek isteyenler bu amaçta çok çalışırlar ve bu, yorulmayı haklı kılar.

Dudaklara dokundum son birkaç haftada. Biraz sonra benim vücuduma ait olup ait oldukları yerde durmayanlarla buluşacak dudaklara. Kaç taneydiler? Hatırlamıyorum. Adları neydi? Pek azınınkini çıkartabiliyorum. Zihnim kudretliydi eskiden bunu anımsıyorum . Hatırlamak istediğimi hatırlardım. O halde, hatırlamak istemiyorum.

İstediğim her şeyi olabileceğime inandım.

İnandım ve oldu. Ben de “her şeyin kendisi” oldum.

Sarhoş oldum.

Ucuz bir bar tuvaletinde baygın bulundum. Ayağımın teki tuvaletin içindeki boka, kafam da kendi kusmuğuma batmış halde.

Uyandım. İçmeye devam ettim.

Ciddi oldum. Adını bile bilmediğim sanatçıların konferanslarına gittim. Eskiden olduğum gibi gözükmek için.

Yalanı fark ettim.

Olduğum kişiyken değil, bir zamanlar olduğum kişi gibi olmaya çalışırken döndü gözler üzerime.

İlgiyi fark ettim.

O halde dedim, bunca yıl dünya beni becermişken, artık sıra bende.

Yalanlar söyledim. Yalancı oldum.

Yaptığımı söyledim. Yapmadıklarımın arasına katarak. İlgilerini çekti. Bana geldiler.

Onları teker teker becermem için izinler istediler benden.

İzin verdim.

Yalanlarıma yalanlarla karşılık verdiler. Güzel kokmuyorlardı bir iki hariç. Her birine aynı yalanı farklı cümlelerle söyledim.

Küçük bir kız. 18′inde. Ne işinin olduğunu bilmiyorum. Masamdaydı yüzü bana dönük. İki saat sonra ise kötü kokulu tuvaletin kabininde. Bu sefer sırtıydı bana dönük olan yanı.

Telefon numarasını verdi daha sonra aramam için. Hayatımda ilk kez duyduğum bir numarayı verdim ben de ona, beni araması için.

Bir diğeri…  Yoğun, sürekli meşgul ve hareketli bir adam görmüş karşısında. Tanımak istemiş onu.

Gece vakti bir buluşma… Müdavimi olduğumu sandığı; ama adını bile o an öğrendiğim gürültülü bir yer. Ardından hep aynı cümle “Evin çok uzak, bu gece bende kal.”  Avrupa tarafına doğru, bir buçuk saat yolculuktan sonra eve varış. Gerisi her yerde aynı.

Bir başkası… Bambaşka birine rastlamış bu sefer. Bilgili, entelektüel. “Bir şeyler saklıyorsun içinde” diyor. Sanki yardım edebilecekmişçesine teklif sunuyor. Bu sefer gizemli adam fırlayıveriyor senaryodan, kendine rol kaparak. Sessiz bir yer.

Sadece ismini bildiğim birkaç düşün adamı ve şimdi bile hatırlamadığım karmaşık üç beş cümle…

Saat geç oluyor. Evim çok uzak… Yakınlarda olanı tercih ediyorum.

Arkadaşça geliyor biri. Hayatını düzene sokacak birini arıyor belki de. Doğru insanı görür gibi oluyor. Daha yakından tanımak istiyor onu. Duygusal, anlayışlı ve kendisi gibi acı çekmiş birini buluyor karşısında. Ona bir hediye gibi sunuyor kendini.

Yanlış insan olduğunu fark ettiğinde üzülmüştür belki de.

Bilmiyorum.

Farklılıklara saygılı olduğuna kanmış biri daha çıkıyor beklenmedik bir yerden bir gün. Birkaç ezber söz, bir alışveriş mağazasında içilen bir kahve. Alkole bile gerek kalmadan yine “geç oluyor saat.”

Aralarından en farklısı bu. Az kalsın hissettiriyor bana insan olduğumu. Neredeyse zevk alıyorum dokunurken bedenine.

Hoşuma gitmiyor bu.

Her şey olan insan’la sınırlı kalamaz diyorum. Sabah uyandığında yastığı boş buluyor.

Gece vakti evinden çıkıyorum. Büyük bir site. Güvenlik tuhaf tuhaf yüzüme bakıyor. Sırıtıp geçiyorum yanından. Yolda köpek takılıyor birkaç tane peşime.

Koşuyorum alabildiğince hızlı.

Köpekten değil, kendimden, korkumdan kaçıyorum.

Tam da unutmuşken sadece insan olduğumu, neden bu zevk, korku ve heyecan?

Bir taksi görüyorum park halinde. Atlıyorum ve sür diyorum en yakın durağa. Yolda birkaç yalan daha.

Şehitler varmış yine.

On lira tutuyor. Muhabbetin hatrına on iki lira verip gidiyorum salağa. İyilik yaptığını düşünerek devam ediyor yoluna.

Düşünüyorum daha farklı kim olabilirim diye… Girişine bile para verdiğim kulüpte sevmediğim müzik çalarken aklıma gelen birkaç cümle eşliğinde. Cümlelerim bozuluyor yanımdaki tarafından. İyi dans ediyor ve yabancı sanıyor beni, bozuk İngilizcesiyle nereli olduğumu sorarken. Fazla alkol gözleri gibi dudaklarını da uyuşturmuş, heceler tam çıkmıyor ağzından.

Aklıma Eminönü’ndeki esnaf geliyor beni Finli sanan. Gülümsüyorum aksanlı bir İngilizce eşliğinde ona bu yalanı söylerken. Ona güldüğümü sanıyor. Uyurken, ona gülüyorum.

Bir evim yok şimdi. Her yer evim gibi.

Sahi ev neydi?

Önemli değil. Bir yalan da onun için bulunur.

Bir soru:

Başka birileri için miydi başka yalanlar yoksa başka yalanların çektikleri miydi bu başka kişiler?

Hiç cevap…

Önemli olan neydi?

Eğlenmek mi?

Galiba.

Eğleniyor muydum?

Hayır.

O halde devam etmeli mi bunu yapmaya?

Dünyayı becermek bu değil.

Her biriyle başka bir adam olmak mı?

Dünyayı mı kandırıyordum yoksa karşımdakini mi?

Dünyayı mı beceriyordum yoksa karşımdakini mi?

Sorular çok. Sorular kısa. Sorular her yerde.

Sinekler gibi.

Kovuşturuyorum el hareketimle birkaç saniye içerisinde hepsini.

Dağılıveriyorlar üzerine su tutulmuş toprak parçası gibi.

Çamur oluyorlar.

İnsan gibi.

Özüne dönüyorlar.

Sorular insan oluyor sonra.

İnsan ben oluyor.

Ben insan oluyorum.

Başladığım yere dönüyorum. Dünyayı beceremeden. Bir şeyi başaramadan. Sıfıra iniyorum yine, hayal ettiğimden başka zirvelere tırmanmış olarak sadece.

Başım ağrıyor.

Bir kadeh viski içiyorum, bir başkası tarafından hediye edilmiş. Yağlı tat gırtlağımı yakıyor. Tükürüyorum bir şişesinin fiyatına bedenini satan kadınlar olan içkinin ağzımdaki kısmını.

Gece uzun. Yaslanıyorum geriye ve bırakıyorum geride bu kısa macerayı.

Eskiye dönüyorum.

Bu sefer yanımda yaşanmışlıklara eklenmiş bir sürü hikayeyle…