Category: Bugün Ne öğrendik?


Uzun süredir blog’umu ihmal ettiğimi fark ettim. Zaten sadece kendim için yazdığım bu yazıları arada dönüp dönüp tekrar okuyor, içimden geldiği vakitlerde yeni fikirlerle bambaşka yazılar karalamaya çalışıyordum; fakat hiçbirini tamamlama muvaffakiyetine kavuşmuş değildim. Bugün ne olduysa, kararlı bir şekilde yeniden bilgisayar başındayım ve birkaç kelam ederek kendi kendime konuşma alışkanlığımı devam ettirmeye çalışacağım.

Uzun süredir kafamda dağınık vaziyette şekil bulan düşünceler bugün kendiliğinden -ya da pek az bir çabayla- düzenlendi ve bir kalıba oturdu. Böylelikle ben de tüm bunları sıraya koyup kendimde faaliyete geçebilme kudretini buldum.

Esasında plan ve programa sahip olmak pek bana göre değil. Yani, elbette hayatının -çok- yıllık sürecini kabataslak dahi olsa çoktan kararlaştırmış ve şekillendirmeye başlamış biri olarak bunu söyleyebiliyor olmak ironik; fakat buradaki kastım sadece günlük yaşam ve haftalık meşguliyetler olarak şekil bulduğu için, bu anlam karmaşası yaşanmadan, kendimle çelişmediğimin farkına varılabilir.

Her zamanki gibi lafı ziyadesiyle uzatıp icabından başka yerlere çekmeden esas bahsetmek istediğim noktaya geliyorum:

Şu gün itibariyle, kendime yaptığım -idealize edilmiş- haftalık programa (belki bir nüshasını da buraya yazarım) olabildiğince bağlı kalmaya çalışarak -her ne kadar yoğun bir tempo olsa da- planladıklarımı gerçekleştirmeye koyulacağım.

Özetle, kafamda daha düzenli beslenmek, spor yapmak, kültürel etkinliklere şimdiki olduğundan daha fazla önem ve zaman vermek, okula daha yoğun gitmek ve harici faaliyetlere daha fazla vakit ayırmak var. Bunları yaparken sadece daha az dinlenmem gerekecek. Uykumdan biraz feragat ederek hepsini yapabileceğime inanıyorum. En azından normal insanlar gibi altı ila sekiz saat arası bir uykuya alışabilirsem, günümün on, on iki saatini pasif geçirmiş olmam.

Son olarak bir de sanırım üzerinde ilgimi yoğunlaştırabileceğim yeni bir “şey” buldum. Hadi hayırlısı.

Yoğun ve yorucu bir haftayı daha bitirdik. O kadar yoğundu ki, son raporu pazartesiye aksattım

Ne izledim: Naruto! Çok inat ettim öyle saçma şeyler izlemem diye; ama yakın bir arkadaşımda kaldığım gece boyunca saatlerce oyununu oynadıktan sonra biraz gaza gelme oldu. Bir bölüm izledim sadece, fakat filler’lar hariç hepsini izlemeyi düşünüyorum.

Ne dinledim: Hysterical’i dinledim bu hafta. Pazar günü Taksim’de konserleri vardı. Bizzat benim bass gitarımla verilen vasat üstü bir konser oldu. Eğlendim eğlenmesine de beklentim daha yüksekti. Canlı performanslar haricinde bol bol 80 90′lar müziği dinledim. Glam, Hair Metal, Hard Rock, Pop Rock ve nicelerini… Yüzlerce şarkıda yer alan ortak bir heyecan var sanki… O dönemin müziği şimdikinden gerçekten çok iyi. Özellikle yeni nesil popüler metal müzikle, 90′ların başındaki metal müzik arasındaki fark gözle görülür biçimde mevcut.

Ne okudum: Puşkin – Yüzbaşının Kızı. Çocuklar için olan sadeleştirilmiş versiyon. Canım sıkıldığı için elime aldım. Bitirmeden bırakmayayım dedim. Sadeleştirilmiş olduğu için ve biraz da kalitesiz bir basım olduğu için çok şey katmadı bana.

Nereye gittim: Nerelere gitmedim ki? Müzisyen bir arkadaşımı evinde ziyaret ettim, orada kaldım. Daha sonra 15 Mayıs 2011 Sansüre Karşı Yürüyüş’e katıldım Taksim’de. Tabi bunlar sadece bir günde oldu. Hafta ortasında, Eminönü, Aksaray, Karaköy, Beyazıt, Cağaloğlu civarındaki her taşı hatim edene kadar dolaştım. Elimdeki ilginç alışveriş listesini tamamladım. (Sprey boyalar, cüppeler, oyuncak silahlar ve daha niceleri…)

Ne yiyip içtim: Dondurma sezonunu açtım. Eminönü iskelesinin oradaki Maraş Dondurmacısından aldığım külahla yaptım bunu. İyi de oldu bence. Onun haricinde Taksim’de fiyatlarında inanılmaz indirim yaparak “Bira Günü” düzenleyen Sinerji’de, günün hakkını verecek kadar içecek tüketimi gerçekleştirdim.

Ne oynadım: Boş geçtim burayı. Bu hafta bilgisayar başında pek oyun oynamadım. Gerçi bunu diyorum; ama Play Station’da Soul Calibur ve Naruto oynadım biraz.

Ne öğrendim: Öğrenciler için olan indirimli seyahat kartını çıkartmanın hiç de zor olmadığı. Tek yapılması gereken, öğrenci belgesi, fotoğraf ve 10 lira alıp mesai gün ve saatleri içinde İETT’ye başvurmak. Benim gibi pazar günü, salı gecesi ya da mesai saati içinde ama öğrenci belgesiz gidenler olursa diye yazıyorum… Aslında çok basit!

Bir haftanın daha sonuna geldik, oldu bitti. Kısaca şöyle oldu:

Ne izledim: Şener Şen izledim bütün hafta boyunca fırsat bulduğum vakitlerde. Eski filmlerin tadını şimdilerde bulmak zor. Hele geçen haftaki “Thor” faciasından sonra bir daha ne zaman sinemaya giderim bilmiyorum. Neyse, Captain America’ya -ki onu da hiç sevmem- kadar sinema benim için bitmiştir. Zaten film izlemeyi seven biri değilim, iyice soğuttular beni böyle yapa yapa. Ayrıca bir de “Black Panther” izledim. Marvel kahramanı olan. Cap’n America’yı bir güzel patakladı. Oh mis!

Ne dinledim: BLIND GUARDIAN! Büyük harfle yazdım; çünkü gerçekten bunu hak ediyorlar. Hansi’yi ilk kez kanlı canlı görüyor olmak, The One Ring’e sıkı sıkıya sarılıp Lord of the Rings’e eşlik etmek -I’ll keep the ring full of sorrow, I’ll keep the ring ’till I die!- harikaydı. Hatta o kadar güzeldi ki, omzumun beni öldürecek kadar acı ve ağrılarını hissetmedim bile! (Valhallaaaaaaaaaa omzum!)

Ne okudum: Altn Dal’ı yarım bıraktığım yerden devam ettiriyorum. Daha doğrusu yarım bıraktıktan çok uzun zaman sonra yeniden başladım okumaya. Belki mitoloji, tarih ve teolojiyle ilgili araştırmalarıma geri dönebilirim. Nasıl olsa okula gitmiyorum. İyi bir kütüphane gezisi yapmak farz oldu!

Nereye gittim:  Gidemedim bu hafta. Convention’a yani. Dörtte dört yaparak tüm Convention’lara katılma arzum, “son dakika düğünü” ile baltalandı. Hazırladığım harika Steampunk Cosplay’i de giyilmez oldu. Eh hal böyle olunca insanın morali bozuluyor tabi. Bu arada hayatımın en ilginç düğünlerinden birine gittiğimi de söylemeliyim.

Ne yiyip içtim: Vitamin hapları. Bolca… Ağrı kesiciler, kas gevşeticiler… Hastalıkla boğuştum bir sürü. Hatta birazdan gidip bir bardak ballı sıcak süt içeceğim sanırım. İyileşmem gerek!

Ne oynadım: Portal ve Portal 2 birbirinin peşi sıra bitti. Yeniden bilgisayar oyunlarının zamanımı fazla tükettiğini düşünmeye başlamıştım. “Sevmiyorum arkadaşım!” diyorum ara ara, sonra bir bakıyorum 4 saat boyunca aynı oyunu oynamışım. İlginç tabi… Şimdi bir arkadaşın önerisi üzerine “Darksiders” adlı oyunu indirdim. Konusunu ziyadesiyle beğendim. Cennet ve Cehennem ordularının bitmek bilmez savaşına bir dur diyen “Dört Atlı”dan bahsediyor. Biz de bu dört kardeşten “War” olanıyız. Aaah ah, Victor Vasnetsov’un “Four Horsemen of Apocalpyse” tablosuna bakıp bakıp gaza gelmektense direkt atlı olup melek şeytan dinlemeden herkesi pataklamak daha zevkli geldi birden. Humm… Bu oyunlar beni sanat düşmanı yapıyor!

Ne öğrendim:  Sir James George Frazer’in Altın Dal’ından, kitabın konusuyla ilgili birçok bilgi edindim. Hoş oldu.

Bu haftayı erken kapatıyorum. Çok yorucu ve aksi olduğu için pazar gününü sadece kitap okumaya ve dinlenmeye ayıracağım. Ayrıca çok yoğun bir hafta daha geçireceğim için dinç olmalıyım. Biraz istirahat şart!

Ne izledim: Thor. Hakkında çok fazla bir şey söylemek istemiyorum. Haziran’dan beri yakın takipte olduğum ve çıkmasını, sırf Avengers’a bir adım daha yaklaşmış olmak için beklediğim filmi izledim. Beklediğim gibi kötü geçti. Sinir bozucu; ama n’apalım? Kısmet. Hakkındaki eleştirim için isteyenler tıklayabilir.

Ne dinledim: Bu haftama damgasını vuran bir şarkı ya da müzik grubu olmadı. Herhangi bir konsere de gitmedim, last fm sayfama göre en çok Hypocrisy dinlemişim bu hafta. En çok dinlediğim şarkı da Everlasting hala. Ne şarkıymış arkadaş?!

Ne okudum: Hiç. Hiç yani bildiğin evet. Birkaç DND kural kitabından başka hiç bir şey okumadım bu hafta. Kendimdeki büyük eksikliklerden biri. Gerçi inanılmaz yoğun geçen haftamdan dolayı oldu bu. Sanırım yarın -pazar- tüm gün kitap okuyacağım.

Nereye gittim: 3 haftada 3 Convention yaptım, sanırım haftaya da 4 olacak. TechCon’da, geçen sefer KUnvention’da tanıştığım bir arkadaşın oynattığı FR oyununa katıldım. Oldukça keyifli geldi. Conventionlar arası oyun devam ettirmeye kararlaştırdık. İkinci oturumuz BilgiCon’da olacak!

Ne yiyip içtim: Mis gibi terayağlı iskender yedim. Oh. Pişman değilim, yine olsa yine yerim.

Ne oynadım: Portal 2!! Harika bir oyun olmuş. Pek fazla söze gerek yok. Valve’in nasıl bir şirket olduğu ortada. Portal’ı oynadıktan hemen sonra Portal 2′i oynamak da bambaşka bir kafa yapıyor. Ayrıca hala oynamamışlara tavsiye: Oyuna çok dikkatli bakmayın. Mide bulantısı ve baş dönmesi yapıyor. Çok ciddiyim. Fizik motoru o kadar realize edilmiş ki, eğer geniş ekran ve yüksek çözünürlükle uzun süre oynarsanız gerçekten bir süre sonra baş ağrısı yapıyor.

Ne öğrendim: Ta da! Akademik olarak hiçbir şey öğrenemedim. Sadece bir elin parmağı kadar Latince sözcük ve şiir ezberledim. Olsun, yavaş yavaş bunlar.

Geçen sefer daha haftanın ortasındayken yazdığım için, bu seferkiyle arasında bayağı vakit varmış gibi gözüktü. Bundan sonra sadece pazarları yazacağım sanırım.

Ne izledim: X-Men. Bildiğimiz mutantlar işte; ama şu 90′ların sonunda televizyonda yayınlanan “Animated Series” versiyonu değil. Japon işi. Anime hali diyeyim. Kadınları daha seksi, erkekleri daha sert çizmişler arkadaşlar. O eskisinde olduğu gibi birbirlerine her şeyi yapan; ama bir damla bile kanları akmayan mutantlar yok burada. Daha ikinci bölümde Cyclops Wolverine’in kafasını yardı. (ehe mehe Cyclops FTW!)

Ne dinledim: Xandria. Yeni keşfettiğim bir Alman müzik grubu. İki üç günde 80 90 kere dinledim sanırım. (Last.fm sayıyor!) Tarzlarına “Gothic Metal” diyorlarmış. Oysa ben hiç anlamam o işlerden. Gothic mothic dinlerim! “Eversleeping” özellikle sevdiğim şarkıları.

Ne okudum: Kitap okumayı ihmal ettim şu sıralar. Motaigne hala bitmiş değil. Okunmayı bekleyen bir çok kitap da rafta duruyor. En son dün bir an gaza gelip Schopenhauer okuyayım dedim. Aşkın Metafiziği’ni bulabildim sadece evde. Baştan başladım okumaya; fakat bitiremedim. Çok dikkatim dağınık şu sıralar.

Nereye gittim: Yine geçen haftaki gibi… Pek bir yere çıkıp dolaşmadım. Bugün şu saatlerde çok yakın bir arkadaşımın konserine davet edildiğim halde gitmiyorum. Sanırım son zamanlarda biraz fazla tembelleştim. İlgimi çeken şeylere bile gitmiyorum. Neyse, belki bu Cuma okuldaki Mozart dinletisine gidebilirim.

Ne yiyip içtim: Önüme iki seçenek konuldu. Jack Daniels ya da JW (Red Label).  Abarttım biraz; ama gerekiyordu sanki…

Ne oynadım: Bilgisayarda oyun oynamayı ne kadar sevsem de, gerçekten pek vakit ayıramadığımı fark ettim buna da. Geçen hafta başladığım Diablo’da bile -ki çok severim.- sıkıldığımı fark ettiğimde bıraktım oyun oynamayı. Bugün, aylar önce indirdiğim ama hiç oynamadığım “Portal”a baktım bir saat kadar. Güzel bir oyunmuş. Bambaşka bir kafası var. Adamlar cidden haklıymış överken.

Ne öğrendim: En güzeli de bu oldu şimdi. Ne öğrendim? Geçen hafta Geerd Hofstede’in teorisiyle ilgili birkaç yazı okuyarak, nispeten akademik bir araştırmaya girmiştim. Bu hafta ise bunlardan tamamen uzakta bilgilere ulaştım. Teorik, akademik ya da benzerlerinden bahsetmiyorum. Bizzat hayatın içinden bilgilerden söz ediyorum. Öğrenmemeyi dilerdim gerçi. Neyse. Anlaşılan o ki, tecrübeler  insanı gerçekten değiştirebiliyor.

Bu Haftanın Raporu

Kısa kısa… Özet gibimsi ama değil de tam. Sorular ve açıklayacı cevaplar. İşte böyle:

 

 

Ne  izledim: Higurashi No Naku Koro Ni. Bir arkadaşın önerisiyle başladığım; ilk bölümlerinde sıkıntıdan patlama raddesine geldiğim; fakat son saniyede kendini kurtarmayı bilen bir anime. Bakalım sonuna kadar gidebilecek miyim?

Ne dinledim: Herr Mannelig – Garmarna. İsveççe öğrenebilmek adına yaptıklarımdan bir tanesi daha. Şarkıdaki telaffuzlara dikkat ederek defalarca baştan dinledim.

Ne okudum: Denemeler – Montaigne. Bugün edindim. Daha önce okumadığımdan ötürü kendimi eksik hissettiğim bir kitaptı. Henüz bitirmiş değilim; fakat kayda değer bir ilerleme kat ettim; fakat sanırım bitirmemden kısa bir süre sonra tekrar okumaya başlayacağım.

Nereye gittim: Pek bir yere gitmedim henüz; fakat haftasonu Kunvention 2011 olacak. Hafta Raporu’nu pazar yazmam için bir sebep oldu bu.

Ne yiyip içtim: Farklı bir tat denemedim; ama Gloria Jeans’ın sıcak çikolatası gerçekten kötü. Bir kez daha hatırladım.

Ne oynadım: (Bilgisayar oyunları elbette ki vazgeçemediklerimin arasında. Şaşırmasın kimse!)  Şu sıralar tekrar Diablo II’ye başladım. Sanırım sınav dönemine kadar devam edecek.

Ne öğrendim: (Hayır, bu tabi ki günlük öğrendiğim yeni şeylerden değil. O hafta üzerinde çalıştığım konudan bahsediyoruz!) Geert Hofstede’i tanıdım. Kültürler arası yaptığı çalışmalarla ilgili bir kaç makale ve bir tez edindim. Bu konuda bana yardımcı olduğu için İngiltere’deki arkadaşıma da tekrar teşekkür ederim. Ha merak edenler için peşin açıklama gelsin: Senin neyine Hofstede? Evet, cidden benden alakasız; fakat sadece kültürel kategorizasyon kısmıyla ilgileniyorum ben. Yoksa ithalat, ihracat yapmaya meraklı değilim bu verilerden faydalanarak.

Birçok kişinin kulağında belki yüzlerce kez çınlamış bir isim: Pandora… Yunan mitologyasıyla bir parça ilgilenen herkesin, kıyısından köşesinden bir şekilde fikri olduğu -belki de fiksiyonel- bir karakter.  ”Hikayesi” de basittir aslında: Tanrılar bu güzel kadına oldukça süslü bir kutu hediye ederler ve açmamasını söylerler. Pandora da merakına yenilir ve kutuyu açar: Süslü kutunun içi tüm kötülüklerle doludur. Ah unutmadan, bir de iyi olan tek şey, umut, vardır içinde.

Biraz detayına inersek bu kısa öykü hakkında edineceğimiz bilgiler muhtemelen şaşırtıcı olacaktır. Her şeyden önce, hikayenin kahramanı Pandora’nın kim olduğuna bakalım: Yunanca bir kelime olan Pandora birleşik bir addır. İlk hece “Pan” bütün, tamam, tek parça manasına gelirken, (Pangea, Panflüt, Pantheon gibi kelimelerde de aynı anlamda kullanılmıştır.) kelimenin ikinci hecesi hediye manasına gelir. Böylelikle “Pandora” kelimesi dilimizdeki karşılığını “baştan sona armağanlarla donatılmış” (All-Gifted) olarak bulacaktır. Hikayenin yukarıdaki kısmıyla karşılaştırıldığında ironik gözüküyor, evet: Baştan sona hediyelerle donatılmış nasıl olur da dünyadaki tüm kötülüklerin anası olabilir? Bu soruya yanıt vermeden önce, Pandora’dan biraz daha bahsetmek uygun olacaktır.

“Hediyelerle donatılmış” bu kişi, Tanrıların Tanrısı Zeus’un emriyle, kendi oğlu, çirkin demirci Hephaistos (Romalılara göre Vulcan) tarafından toprak ve suyun karışımından mamül kille

Pandora

Gabriel Rossetti Tablosu: Pandora and The Box

var edildi. İbrahimi dinlerdeki yaratılış hikayesine oldukça benzer bir şekilde  anlatılan bu olaydan sonra, bütün Olympos ahalisi Pandora’yı -yaratılmış ilk kadını- hediyelere boğdu. Birebir hangi Tanrı tarafından nelerin armağan edildiğini yazabilecek durumda değilim; fakat tahmin edersiniz ki, insanlara büyük benzerlik gösteren yapıda olan ve bu sebeple kendilerinin karakteristik özelliklerinin çok rahat belirlenebildiği Olympos ahalisi, kişiliklerine uygun hediyelerle donattı Pandora’yı. Bu söylediğimi açmak adına Afrodit’in işveyi, Hermes’in kurnazlığı öğrettiğini belirtip geçiyorum sadece…

Ve işte bu andan itibaren ismine yaraşır biri oldu ilk kadın.

Dünyaya geldiğinde, Prometheus tarafından kendisine getirilen bilgi ve bu bilgi sayesinde tanrılarla yarışır konuma yükselen “insan”ın bir eşi vardı artık. Hatta bu eş, tıpkı kendisi gibi tanrısal hediyelerle donatılmıştı. Tabi bu mükemmeliyet çok uzun sürmedi. Kendisine neredeyse eş düzeyde yetilere sahip bu varlıklar, Zeus’u rahatsız etti ve yüce şimşek tanrısı, onları açıkça cezalandırmak yerine, sonuca ulaşacağından emin olduğu bir yöntemle sınadı: Kadının sabrıyla!

Pandora’ya bir kutu emanet edildi. Oldukça süslü ve gösterişli bu kutuyu muhafaza etmesi söylenildi. Devamını ise biliyorsunuz zaten…

Şimdi, kısaca verilmiş bu hikaye doğrultusunda Pandora anlatısını inceleyecek olursak, elbette ki dikkat çekici temel nokta, Pandora gibi mükemmel bir kadının bile, iradesine yenilmesi ve dünyaya tüm belaları yayması olacaktır.

Hikayedeki kadının belaların kaynağı olarak tasviri, yalnızca Pandora anlatısına özgü değildir. Roma ve dahi Antik Yunan’dan kalma bir çok öyküde, kadın kötülüğün temel kaynağı ya da uygulayıcısı olmuştur. Zayıf iradeli, kolay kandırılan, kolay ihanet eden, zevkleri uğruna canlara kıyan kadın tasviri bu hikayelerde öyle baskındır ki, bu anlatım tarzı bir süre sonra sıradanlaşmış ve kanıksanmıştır. Kocasına ceza vermek adına kendi (onun!) çocuklarını öldürenler, bir kaç parça ziynet adına şehir kapılarını düşmana açanlar, sevdiği adama kaçarak uğruna savaş başlatanlar derken liste kalabalıklaşıyor ve dolup taşıyor…

Peki neden? Neden kadın ve kadına ait olan her şey bu kadar aşağılanması olağan denilecek hale getirilmiş? Doğu toplumlarında gözüken, kadının yetersizliği ve pasifleştirilmesi, neden Batı Medeniyetinin temeli olan (olduğu kabul edilen) Roma ve Yunan’da da en ileri haliyle mevcut? Bu soruların yanıtlarını geçtiğimiz hafta Doç. Dr. Havva Karagöz’le ettiğimiz muhabbet sırasında kendisinden aldım.

Şöyle demişti Karagöz: İnsanlık, üremenin kadın ve erkeğin ortak bir faaliyeti sonucu ortaya çıktığını fark ettiği andan itibaren, erkek türü,  sahip olduğu iyelik güdüsüyle, kadınlarını korumaya başladı. Böylelikle doğan çocuğun kendi kanından geldiğini garanti altına almış oluyordu. Zamanla bu koruma iç güdüsü kadını saklamaya ve saklanan kadının gelişmeyen yetenekleri yüzünden de kadının aciz olarak görülmesine sebebiyet verdi. Hakkında bu şekilde düşünülen kadın, hor görüldü ve aşağılanmaya başlandı. Zaten saklanılması ve muhafaza edilmesi gerekmesi gerekirken bir de üzerine bunların eklenmesiyle toplumda arka planda kaldı. Böylelikle doğu yahut batı ayrımı yapmadan, ortak bir kadın aşağılanması başlamış oldu.

Sonraları, pasifize edilmeyi öğreti haline getirmiş olan Hıristiyanlık ve bunun kadınların üzerindeki etkisiyle, eskiden kalan mitosların gerçek hayata dönüştürülmesi çabası sonucunda bu etkinin artması ve hemen ardından aynı coğrafyada hüküm süren Müslümanlık ve dinden bağımsız Arap geleneklerinin yaygınlaşması sonucunda artarak günümüze kadar gelmiş bu tutum ne yazık ki henüz etkisini yitirecek gibi de durmuyor. Pagan Roma’nın mirasını alan Hıristiyan Bizans; onun mirasını devraldığını söyleyen Osmanlı ve Osmanlı’nın devamı olduğu iddiasıyla yaşayan Türkiye’de, devletler değişse dahi, bu ilkel davranışın sabit kaldığını gözlemlemek de ayrı bir eleştiri konusu bittabi.

Pandora hikayesinde oldukça aleni şekilde fark edilen bu kadın düşmanlığının, üzerinden bin yıllar geçmesine rağmen devam ettiğini fark etmenin ne kadar üzücü olduğunu belirtmeye gerek yok sanırım… Tüm bunların haricinde, yazmaya dört gün önce başladığım; fakat ancak zaman bulup bugün bitirebildiğim ve yazarken de şevkimin ve ilgimin başlangıçtaki seviyede olmadığı bu yazıyı verimsiz olarak nitelendirdiğimi de belirtmek istiyorum. Son zamanlarda dikkat toplamakta oldukça güçlük çeken biri olarak, bunun sebebini ailevi sorunlara bağlayabilirim sanırım…

Bugün pek hevesli ve neşeli başladım günüme. Taksim’e, erken saatte gidecek, St. Antuan’daki rahiple görüşecek, ondan bana Latince öğretip öğretemeyeceğini öğrendikten sonra bir güzel nargilemi içecektim. Akşam da arkadaşlarımla beraber boş olacağını tahmin ettiğim Thales’e giderim şeklinde planlarım vardı. Aslında teorik olarak tüm bu söylediklerim gerçekleşti bugün; fakat pratikte yaşananlar biraz… Biraz nahoştu.

Sabah kalkmam bile sorunlu oldu en basiti! Uyanmam gereken saatten iki saat daha geç kalktım. Evden çıkmam ise uyanmamdan bir saat sonraya denk geldi. Erken saatte kiliseye gitmek, işimi halledip günümü geçirmek istiyordum. O saatte elektriklerin kesilmiş olduğunu da harici olarak belirteyim de, karanlıkta soğuk suyla el yüz yıkamış olduğum gerçeği de kendini dile getirme fırsatı bulsun.

Bir şekilde evden çıkıp yola koyuldum. Direkt olarak kiliseye doğru yola koyuldum. Geçen sefer şu Taksim Tünel Nostaljik Tramvay’ın bana arkadan çarptığını söylemiş miydim? Hayır sanırım, neyse ki bugün öyle bir şey yaşanmadı… St. Antuan’a sağ salim vardığımda, evden planımdan iki saat kadar geç çıktığım halde, rahiple görüşmem için en az bir saat beklemem gerektiğini söylediler. Bunun üzerine yemek yeme ve biraz oturma fırsatı buldum. İyi de oldu açıkçası… Beklediğim saat geldiğinde, duyma ve görme konusunda problemleri olan rahibe isteğimi söyledim: Eğer boş vakti varsa ve gerçekten bu kendisini yormayacaksa kendisinden Latince öğrenmek istediğimi, okuldaki hocalarımın burayı refere ettiklerini belirttim. Ne yazık ki kendisi haklı olarak çok yaşlı olduğunu ve günün her saati meşgul olduğunu belirtti; fakat bunun yanında Galata’daki St. Piyer Kilisesi’ndeki İtalyan Rahip Lorenzo’nun bana bu dili öğretebileceğini söyledi.

En azından işe yarar ve güvenilir bir yerden yönlendirme aldıktan sonra, biraz şevki kırılmış; fakat yine de neşeli bir halde aşağı doğru inmeye devam ettim. Ha bu arada, St. Piyer’in yerini tam olarak bilmediğimi de belirteyim. Belirteyim; çünkü çevresinde dolaşırken adres sorduğum biri tarafından “Ne kilisesi kardeş? Ben kiliseyi nereden bileyim? Hiç gitmedim. Ne işim olur. Ne diyon sen?” tepkisi aldığımı söyleyince havada kalmasın tümceler… Neyse, kısa geçiyorum buraları. Kilisenin kapalı demir kapısının ardından,  zile basmamdan yaklaşık bir kaç dakika sonra yaşlı olduğu belli bir ses çekingen bir tonda ne istediğimi sordu. Niyetimi ve nereden geldiğimi söyledikten sonra “Yaşlıyım ben, yapamam, git” diyerek kovarcasına kesip attı konuşmayı. Teşekkür edip rahatsızlık verdiğim için özür diledikten sonra uzaklaştığımda arkamdan “Önemli değil, iyi günler iyi günler” gibi biraz telaşlı fakat ne olduğunu tam anlamlandıramadığım bir ses yükseldi. Kilise macerası  -bu gün için- burada bitti.

İstiklal’in başından Galata’ya kadar olan yolu iniş ve çıkış olarak iki kez yürümenin verdiği yorgunlukla kendimi kafeye attığımdaysa, bana sitem eden arkadaşımla kaldım. (Ehe!) Neyse ki sadece yarım saat kadar “gecikmeli” gelmişim. Dikkatini dağıtmak ve sinirini yatıştırmak için, daha yeni öğrendiğim tavla oynamayı teklif ettim. Çok pis yenerim dedi. İlk oyunda verdim ağzının payını. Gerçi sonra mars etti; ama durum henüz 3-3 iken sıkıldığını söyledi. Bitmiş saydık.

Bir kaç saat sonra bir şeyler içmek için Thales’e geçtiğimdeyse, içerisinde ders notları ve bir çarşaf (?)ın bulunduğu poşet yırtıldı. Oldukça abuk bir görüntü olmaması adına, otobüste çarşaf ve harita metod defterle yolculuk etmemek bahanesiyle, arkadaşın çantasına tıktım envanterimi. Tabi tam bu sırada başarısız bir çağrı ve hafif bir moral bozukluğunun varlığından bahsedip detaya inmemem daha doğru olur. Bir kaç saat sonra mekandan kalktık.

Derbide yenilmişiz! Uzun süredir fanatiklik şeklinde ilgilenmiyorum futbolla. Eskiden olsa, sezonda bir iki kez maça gitmeye çalışırdım. Yaklaşık iki üç yıldır derbileri bile izlemiyorum. Neyse: Rijkaard gitmeyecekti hacı!

Tüm bunların üzerine, bir de son darbe olarak, adeta bir FATALITY’mişçesine, eve dönüş yolunda telefonumu çaldırdım. Daha fazla anlatmaya beis görmüyorum; ama sinir bozucu olduğu herkes tarafından kabul edilebilen bir durum. Neyse, G-Man vs. The World’de 0-1 yenik düştüm bugün. Kabul edebiliyorum. Neyse ki, hala tek parçayım!

Yazının bugün ne öğrendik kısmıysa burada: Asla kalabalık yerlerde insanlara iyi davranmayın, yer yol vermeyin. Arkandan ittiren olursa ne ittiriyorsun öküz demek, o arkandan ittiren adamın cep telefonunuzu çalma ihtimalini ortadan kaldırır. (İhtimal diyorum bak! )

İkinci kısım ise, Türkiye’deki gayrimüslim din adamları, inanılmaz bir tedirginlikle yaşıyor. Bunu bugünkü kısa tecrübemle gerçekten daha iyi anladım. İşin daha da ilginci Hrant Dink geldi aklıma:

“Evet kendimi bir güvercinin ruh tedirginliği içinde görebilirim, ama biliyorum ki bu ülkede insanlar güvercinlere dokunmaz. Güvercinler kentin ta içlerinde, insan kalabalıklarında dahi yaşamlarını sürdürürler”

İronik oldu evet; fakat söyleyebilecek çok söz varken yazıyı burada bitirmeyi uygun görüyorum… Belki bir kaç gün sonra geriye dönüp tekrar bu konu hakkında bir kaç kelam edebilirim. Ayrıca gayriciddi başlayıp kısmen de olsa ciddi bitirdiğim bu yazıyı tutarsızlık abidesi olarak ilan ediyorum.

Aynen öyle! Vardır bir şeyler. Bura Pandora ve Antik Yunan’da kadın başlıklı çok güzel bir yazı ekleyecektim. Üzerinde uzun uzun düşünme fırsatı bulduğum ve bir sonuca vardığım bir konu olarak. Fakat gecenin bir yarısı İskandinav mitiyle ilgili bir hikaye eklemeyi tercih ettim. Kendime verdiğim bir sözü tutmamış gibi hissetmemek adına da bu başlığa yazıyorum şimdi: Bugün ne öğrendim diye…

Neyse, belki yarın üşenmez isem iki günlük bir yazı yazarım altına tarih atıp. Daha da hoş olur hem.

Şöyle bir düşünce var kafamda çok uzun süredir: İnsan her gün kendini bir anlamda geliştirmeli, daha önce üzerinde iyeliği bulunmayan herhangi bir kavram ya da bilgiyi haiz olmalıdır. Bu fikriyatla, kendi adıma, her gün yeni bir “şey” öğrenmeye çalışıyorum.  Tabi ki buna okul, kurs ve sair ortamlarda bulunduğumdan dolayı edindiğim bilgiler dahil değil; çünkü bu türde olanları “zorunlu öğretilmişler” olarak nitelendirmekten yanayım. Benim bahsettiğim tamamen kendi istek ve irademle, kendimden alakasız bir konuyla ilgili olarak yeni bir şey öğrenmek.

İşte bu fikrin temelinde yatan düşünceyi, formpsring denilen sitede bir soruya yanıt olarak verdiğimden beri daha fazla hassasiyet gösteriyorum bu konuya. İyi de oluyor işin açıkçası.

Tabi bunu burada yazma sebebim elbette sadece durumu açıklamak değil. Pek etkili şeyler olacağını sanmasam da, bu günden itibaren, (evet, ayrı yazılıyor) yeni haiz olduğum bilgileri buradan da paylaşmaya karar verdim. İnternetteki sitelerden kopyala yapıştır  şeklinde değil de, okuduklarımı derleyerek ve hatrımda kalanları yazacağım için, yer yer noksan ve bazen de hatalı olabilir diye düşünüyorum. Harici olarak da her gün bloga yazı eklemenin en azından buraları diri tutacağı kanısındayım. Hoş herkes okusun diye yazdığım bir blog değil bu. Günlük 10 15 tekil ziyaretçiyi de geçmiyor şu sıralar zaten izleyicilerim; fakat en azından bir şeylerle meşgul olduğumu bana hatırlattığı için iyi oluyor…

Nihayetinde, yarından itibaren bu yazının başlığıyla aynı isimli bir bölüm ekleyip içerisine başlığa uygun yazılar yazacağım. Hadi hayırlısı!

WordPress.com'dan blog alın. | Tema Motion, volcanic tarafından yapılmıştır.
Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.