Birçok kişinin kulağında belki yüzlerce kez çınlamış bir isim: Pandora… Yunan mitologyasıyla bir parça ilgilenen herkesin, kıyısından köşesinden bir şekilde fikri olduğu -belki de fiksiyonel- bir karakter. ”Hikayesi” de basittir aslında: Tanrılar bu güzel kadına oldukça süslü bir kutu hediye ederler ve açmamasını söylerler. Pandora da merakına yenilir ve kutuyu açar: Süslü kutunun içi tüm kötülüklerle doludur. Ah unutmadan, bir de iyi olan tek şey, umut, vardır içinde.
Biraz detayına inersek bu kısa öykü hakkında edineceğimiz bilgiler muhtemelen şaşırtıcı olacaktır. Her şeyden önce, hikayenin kahramanı Pandora’nın kim olduğuna bakalım: Yunanca bir kelime olan Pandora birleşik bir addır. İlk hece “Pan” bütün, tamam, tek parça manasına gelirken, (Pangea, Panflüt, Pantheon gibi kelimelerde de aynı anlamda kullanılmıştır.) kelimenin ikinci hecesi hediye manasına gelir. Böylelikle “Pandora” kelimesi dilimizdeki karşılığını “baştan sona armağanlarla donatılmış” (All-Gifted) olarak bulacaktır. Hikayenin yukarıdaki kısmıyla karşılaştırıldığında ironik gözüküyor, evet: Baştan sona hediyelerle donatılmış nasıl olur da dünyadaki tüm kötülüklerin anası olabilir? Bu soruya yanıt vermeden önce, Pandora’dan biraz daha bahsetmek uygun olacaktır.
“Hediyelerle donatılmış” bu kişi, Tanrıların Tanrısı Zeus’un emriyle, kendi oğlu, çirkin demirci Hephaistos (Romalılara göre Vulcan) tarafından toprak ve suyun karışımından mamül kille

Gabriel Rossetti Tablosu: Pandora and The Box
var edildi. İbrahimi dinlerdeki yaratılış hikayesine oldukça benzer bir şekilde anlatılan bu olaydan sonra, bütün Olympos ahalisi Pandora’yı -yaratılmış ilk kadını- hediyelere boğdu. Birebir hangi Tanrı tarafından nelerin armağan edildiğini yazabilecek durumda değilim; fakat tahmin edersiniz ki, insanlara büyük benzerlik gösteren yapıda olan ve bu sebeple kendilerinin karakteristik özelliklerinin çok rahat belirlenebildiği Olympos ahalisi, kişiliklerine uygun hediyelerle donattı Pandora’yı. Bu söylediğimi açmak adına Afrodit’in işveyi, Hermes’in kurnazlığı öğrettiğini belirtip geçiyorum sadece…
Ve işte bu andan itibaren ismine yaraşır biri oldu ilk kadın.
Dünyaya geldiğinde, Prometheus tarafından kendisine getirilen bilgi ve bu bilgi sayesinde tanrılarla yarışır konuma yükselen “insan”ın bir eşi vardı artık. Hatta bu eş, tıpkı kendisi gibi tanrısal hediyelerle donatılmıştı. Tabi bu mükemmeliyet çok uzun sürmedi. Kendisine neredeyse eş düzeyde yetilere sahip bu varlıklar, Zeus’u rahatsız etti ve yüce şimşek tanrısı, onları açıkça cezalandırmak yerine, sonuca ulaşacağından emin olduğu bir yöntemle sınadı: Kadının sabrıyla!
Pandora’ya bir kutu emanet edildi. Oldukça süslü ve gösterişli bu kutuyu muhafaza etmesi söylenildi. Devamını ise biliyorsunuz zaten…
Şimdi, kısaca verilmiş bu hikaye doğrultusunda Pandora anlatısını inceleyecek olursak, elbette ki dikkat çekici temel nokta, Pandora gibi mükemmel bir kadının bile, iradesine yenilmesi ve dünyaya tüm belaları yayması olacaktır.
Hikayedeki kadının belaların kaynağı olarak tasviri, yalnızca Pandora anlatısına özgü değildir. Roma ve dahi Antik Yunan’dan kalma bir çok öyküde, kadın kötülüğün temel kaynağı ya da uygulayıcısı olmuştur. Zayıf iradeli, kolay kandırılan, kolay ihanet eden, zevkleri uğruna canlara kıyan kadın tasviri bu hikayelerde öyle baskındır ki, bu anlatım tarzı bir süre sonra sıradanlaşmış ve kanıksanmıştır. Kocasına ceza vermek adına kendi (onun!) çocuklarını öldürenler, bir kaç parça ziynet adına şehir kapılarını düşmana açanlar, sevdiği adama kaçarak uğruna savaş başlatanlar derken liste kalabalıklaşıyor ve dolup taşıyor…
Peki neden? Neden kadın ve kadına ait olan her şey bu kadar aşağılanması olağan denilecek hale getirilmiş? Doğu toplumlarında gözüken, kadının yetersizliği ve pasifleştirilmesi, neden Batı Medeniyetinin temeli olan (olduğu kabul edilen) Roma ve Yunan’da da en ileri haliyle mevcut? Bu soruların yanıtlarını geçtiğimiz hafta Doç. Dr. Havva Karagöz’le ettiğimiz muhabbet sırasında kendisinden aldım.
Şöyle demişti Karagöz: İnsanlık, üremenin kadın ve erkeğin ortak bir faaliyeti sonucu ortaya çıktığını fark ettiği andan itibaren, erkek türü, sahip olduğu iyelik güdüsüyle, kadınlarını korumaya başladı. Böylelikle doğan çocuğun kendi kanından geldiğini garanti altına almış oluyordu. Zamanla bu koruma iç güdüsü kadını saklamaya ve saklanan kadının gelişmeyen yetenekleri yüzünden de kadının aciz olarak görülmesine sebebiyet verdi. Hakkında bu şekilde düşünülen kadın, hor görüldü ve aşağılanmaya başlandı. Zaten saklanılması ve muhafaza edilmesi gerekmesi gerekirken bir de üzerine bunların eklenmesiyle toplumda arka planda kaldı. Böylelikle doğu yahut batı ayrımı yapmadan, ortak bir kadın aşağılanması başlamış oldu.
Sonraları, pasifize edilmeyi öğreti haline getirmiş olan Hıristiyanlık ve bunun kadınların üzerindeki etkisiyle, eskiden kalan mitosların gerçek hayata dönüştürülmesi çabası sonucunda bu etkinin artması ve hemen ardından aynı coğrafyada hüküm süren Müslümanlık ve dinden bağımsız Arap geleneklerinin yaygınlaşması sonucunda artarak günümüze kadar gelmiş bu tutum ne yazık ki henüz etkisini yitirecek gibi de durmuyor. Pagan Roma’nın mirasını alan Hıristiyan Bizans; onun mirasını devraldığını söyleyen Osmanlı ve Osmanlı’nın devamı olduğu iddiasıyla yaşayan Türkiye’de, devletler değişse dahi, bu ilkel davranışın sabit kaldığını gözlemlemek de ayrı bir eleştiri konusu bittabi.
Pandora hikayesinde oldukça aleni şekilde fark edilen bu kadın düşmanlığının, üzerinden bin yıllar geçmesine rağmen devam ettiğini fark etmenin ne kadar üzücü olduğunu belirtmeye gerek yok sanırım… Tüm bunların haricinde, yazmaya dört gün önce başladığım; fakat ancak zaman bulup bugün bitirebildiğim ve yazarken de şevkimin ve ilgimin başlangıçtaki seviyede olmadığı bu yazıyı verimsiz olarak nitelendirdiğimi de belirtmek istiyorum. Son zamanlarda dikkat toplamakta oldukça güçlük çeken biri olarak, bunun sebebini ailevi sorunlara bağlayabilirim sanırım…
Like this:
Be the first to like this post.