İnsana bahşedilmiş armağanlardan en değerlilerinden biri yazmaktır zannımca. Yazılanın bedii olması ve bundan haz alabilmek, daha da güzelleştirmekte bize verilen bu hediyeyi. Gelgelelim, yazmak mevzuubahis olduğunda fikriyattaki ayrımlar o denli karşıt ki birbirine, insan ne diyeceğini şaşırıyor çoğu zaman. Hele ki dil ve ideal yazın üzerine yapılan tartışmalarda -her ne kadar son zamanlarda bu bahisler eski önemini yitirseler dahi- doruk noktasına ulaşıyor bu ayrılıklar.
Yazı dilinin nasıl olması, bu dilin nasıl kullanılması gerektiği tartışıldığında, ben, oldum olası aynı sava arka çıkmışımdır: Elbette ki bahsettiğim; dilin derinliğinin, söyleyiş güzellği ve işleyiş zerafetiyle ortaya çıkacağı düşüncesini kendine dayanak edinmiş, sanatlı söyleyişi destekleyen fikirdir. Yazmak ve kelime üzerine söz söyleyebilme cür’etini kendinde haiz görenlerin ekserisi, çoğunlukla yalınlaştırılmış anlatımdan yana saf tutarlar benim aksime. Yaşadığımız yüzyılın muharrirleri, kendilerini yazar olarak tanımlamanın önşartını anlaşılabilir olmak olarak kabul etmekle birlikte, benim savımı modası geçmiş, eskide mahkum, köhne bir hezeyan olarak nitelendirmekte beis görmemekte; fakat buna mukabil, eski yazının letafetini de fırsat buldukça dile getirmektedir. Bu ikiliğin tuhaflığını eleştirmeyi sonraya bırakıyor ve neden yazıdaki sadeliğin yazmanın birinci şartı olarak kabul etmediğimin açıklamasına geçmek istiyorum.
Evvelinde de belirttiğim üzere, kimi yazar kelimeleri düz, olabildiğince sade ve gösterişsiz kullanmayı maharet sayar. Ben buna katiyetle katılmıyorum. Benim nazarımda dil, usta bir heykeltıraşın elinde şekillenen, detaylandırıldıkça çekiciliği artan, yekpare bir mermer gibidir. Heykeltıraş da madenci de çekiç kullanır yeri geldiğinde. Teşbihteki mermer öyle bir halde olmalıdır ki işleyiş neticesinde, gerçek bir heykeltıraşın elinden çıkmış olanı ile, bir madencinin kazmasıyla şekillenenin ayırdına tek bakışta varabilsin gören. Sade ve süssüz bir dil isteyenler alabilirler devasa salt mermer parçasını kendilerine. Esaslı sanat erbabı ise, milim milim işlenmiş isteyecektir onu. Bittabidir ki söz oyunları, kafiyeler, mecezlar ve niceleriyle renklenip can bulacaktır ki o taş parçası, iyi işlenmiş olduğu belli olsun. Burada sanatçının maharetinin kıstası da dilin gizli kalmış hazinelerinin ışıltısını gösterebilme başarısı olmalıdır okuyucuya. Şu halde doğru olan; dili, adeta bir uzvu gibi kullanabilen, ona arzu ettiği şekli hiçbir zorluğa katlanmadan verebilen kişilerin takındığı tutumdur. Nihayetinde, söz konusu kimselerin bu noktada karşılaştıkları -sözümona- en büyük sorun ise anlaşılmaz olmakla suçlanmaktır. İşte, karşısında olduğum ikinci büyük sav ise tam olarak buradadır.
Ben, edebi eserin okuyucusunun da en az yazarı kadar birikim sahibi olmasını dilerim. Okuyucu, yazıyı adeta hak etmeli benim gözümde. Yazar, anlaşılabilmek uğruna anlatımından ödün vermeye mecbur kılınmamalı yazısını yazarken. Takipçisinin idrakı ve kavrayışı, takrir edenin kendisini yakayalabilecek ölçüde olmalı ki; okuyucu, yazarın eserini oluştururken hissettiği coşkuyu, heyecanı ve estetik hazzı tadabilsin, benzer hissiyatı yaşayabilsin. Aksi söz konusu olduğunda, anlaşılmak gayesiyle kendine gem vuran; ama buna karşılık yazma şevkiyle dolan bir kimsenin; ancak elekten geçirilmiş, seyrelmiş, zayıflamış ve adeta kuru bir dala dönüşmüş hevesiyle karşı karşıya olacaktır okuyucu. Söz konusu olan bu halde ne sanatçı ne de okuyucu doyacaktır. Oysaki, yazın ve dil hususunda gelişmeyi kendine ilke edinmiş kimselerin zengin sözcük dağarcıkları ve bununla birlikte, bilhassa neşvünema bulmuş sanat anlayışları, okudukları eserde kendilerine birçok fayda sağlayacak, yazarı da anlaşılabilir olma tasasından kurtaracaktır. Böylelikle, uzun vadede toplumda, gelişkin bir edebi zevkten söz edebilmek mümkün olacaktır.
Yazarın derdi, herkesçe anlaşılabilir olmak adına, kaleminin kalitesini aşağı çekmek değil, toplumun sanat ve bilhassa edebiyat algısını yukarı çekebilmek olmalıdır. Çömelerek koşmaya çalışmanın beyhudeliğinin farkına varan her yazar bu hususta bana hak verecektir.
Tüm bunların haricinde, sadelik konusunda ısrarcı olanlar, belki de yeni yazar takımını oluşturan kimselerin dile hakimiyet hususundaki yetersizliklerinin örtbas etmek maksadıyla savunmaktadır görüşlerini. Pekâlâ da eskinin letafet ve zerafetiyle boy ölçüşemeyecekleri gerçeğini, onun anlaşılmaz ve boğuk olduğu yalanıyla örtmeye çalışıyor olabilirler. Basit ve bayağı olanın erişilebilirliği ve ucuzluğunu fenalıktan çok, yarar olarak kabul ettiklerini göz önüne alırsak, bu tezimde haklı olduğum ortaya çıkmakta.
Neticesinde, son yüzyılda köklerine sırt çevirmiş ve onu hor görmeyi maharet sayan bir edebiyat akımının varlığından duyduğum elem ve öfkeyi, en azından bu yazımda şekilde dile getirmiş olmakla, kendime biçtiğim bir görevi tamamlamış kabul ediyorum. Yazımı noktalamadan önce, okuyucularıma bana hak vermelerini değil; fakat nasıl düşündüğümü ve neyi savunduğumu biraz olsun daha yakından anlamaları adına “Vezin tutsun, babamı dahi hicvederim.” diyebilecek kadar cür’etkâr, hicvinden kimseyi sakınmayacak kadar korkusuz ve dahi bunu yaparken bile veznini düşünen Nef’i’yi hatırlamalarını rica ediyorum.
Sağlıcakla kalın.





