Category: Edebiyat


Yazmak Üzerine

İnsana bahşedilmiş armağanlardan en değerlilerinden biri yazmaktır zannımca. Yazılanın bedii olması ve bundan haz alabilmek, daha da güzelleştirmekte bize verilen bu hediyeyi. Gelgelelim, yazmak mevzuubahis olduğunda fikriyattaki ayrımlar o denli karşıt ki birbirine, insan ne diyeceğini şaşırıyor çoğu zaman. Hele ki dil ve ideal yazın üzerine yapılan tartışmalarda -her ne kadar son zamanlarda bu bahisler eski önemini yitirseler dahi- doruk noktasına ulaşıyor bu ayrılıklar.

Yazı dilinin nasıl olması, bu dilin nasıl kullanılması gerektiği tartışıldığında, ben, oldum olası aynı sava arka çıkmışımdır: Elbette ki bahsettiğim; dilin derinliğinin, söyleyiş güzellği ve işleyiş zerafetiyle ortaya çıkacağı düşüncesini kendine dayanak edinmiş, sanatlı söyleyişi destekleyen fikirdir. Yazmak ve kelime üzerine söz söyleyebilme cür’etini kendinde haiz görenlerin ekserisi, çoğunlukla yalınlaştırılmış anlatımdan yana saf tutarlar benim aksime. Yaşadığımız yüzyılın muharrirleri, kendilerini yazar olarak tanımlamanın önşartını anlaşılabilir olmak olarak kabul etmekle birlikte, benim savımı modası geçmiş, eskide mahkum, köhne bir hezeyan olarak nitelendirmekte beis görmemekte; fakat buna mukabil, eski yazının letafetini de fırsat buldukça dile getirmektedir. Bu ikiliğin tuhaflığını eleştirmeyi sonraya bırakıyor ve neden yazıdaki sadeliğin yazmanın birinci şartı olarak kabul etmediğimin açıklamasına geçmek istiyorum.

Evvelinde de belirttiğim üzere, kimi yazar kelimeleri düz, olabildiğince sade ve gösterişsiz kullanmayı maharet sayar. Ben buna katiyetle katılmıyorum. Benim nazarımda dil, usta bir heykeltıraşın elinde şekillenen, detaylandırıldıkça çekiciliği artan, yekpare bir mermer gibidir. Heykeltıraş da madenci de çekiç kullanır yeri geldiğinde. Teşbihteki mermer öyle bir halde olmalıdır ki işleyiş neticesinde, gerçek bir heykeltıraşın elinden çıkmış olanı ile, bir madencinin kazmasıyla şekillenenin ayırdına tek bakışta varabilsin gören. Sade ve süssüz bir dil isteyenler alabilirler devasa salt mermer parçasını kendilerine. Esaslı sanat erbabı ise, milim milim işlenmiş isteyecektir onu. Bittabidir ki söz oyunları, kafiyeler, mecezlar ve niceleriyle renklenip can bulacaktır ki o taş parçası, iyi işlenmiş olduğu belli olsun. Burada sanatçının maharetinin kıstası da dilin gizli kalmış hazinelerinin ışıltısını gösterebilme başarısı olmalıdır okuyucuya. Şu halde doğru olan; dili, adeta bir uzvu gibi kullanabilen, ona arzu ettiği şekli hiçbir zorluğa katlanmadan verebilen kişilerin takındığı tutumdur. Nihayetinde, söz konusu kimselerin bu noktada karşılaştıkları -sözümona- en büyük sorun ise anlaşılmaz olmakla suçlanmaktır. İşte, karşısında olduğum ikinci büyük sav ise tam olarak buradadır.

Ben, edebi eserin okuyucusunun da en az yazarı kadar birikim sahibi olmasını dilerim. Okuyucu, yazıyı adeta hak etmeli benim gözümde. Yazar, anlaşılabilmek uğruna anlatımından ödün vermeye mecbur kılınmamalı yazısını yazarken. Takipçisinin idrakı ve kavrayışı, takrir edenin kendisini yakayalabilecek ölçüde olmalı ki; okuyucu, yazarın eserini oluştururken hissettiği coşkuyu, heyecanı ve estetik hazzı tadabilsin, benzer hissiyatı yaşayabilsin. Aksi söz konusu olduğunda, anlaşılmak gayesiyle kendine gem vuran; ama buna karşılık yazma şevkiyle dolan bir kimsenin; ancak elekten geçirilmiş, seyrelmiş, zayıflamış ve adeta kuru bir dala dönüşmüş hevesiyle karşı karşıya olacaktır okuyucu. Söz konusu olan bu  halde ne sanatçı ne de okuyucu doyacaktır. Oysaki, yazın ve dil hususunda gelişmeyi kendine ilke edinmiş kimselerin zengin sözcük dağarcıkları ve bununla birlikte, bilhassa neşvünema bulmuş sanat anlayışları, okudukları eserde kendilerine birçok fayda sağlayacak, yazarı da anlaşılabilir olma tasasından kurtaracaktır. Böylelikle, uzun vadede toplumda, gelişkin bir edebi zevkten söz edebilmek mümkün olacaktır.

Yazarın derdi, herkesçe anlaşılabilir olmak adına, kaleminin kalitesini aşağı çekmek değil, toplumun sanat ve bilhassa edebiyat algısını yukarı çekebilmek olmalıdır. Çömelerek koşmaya çalışmanın beyhudeliğinin farkına varan her yazar bu hususta bana hak verecektir.

Tüm bunların haricinde, sadelik konusunda ısrarcı olanlar, belki de yeni yazar takımını oluşturan kimselerin dile hakimiyet hususundaki yetersizliklerinin örtbas etmek maksadıyla savunmaktadır görüşlerini. Pekâlâ da eskinin letafet ve zerafetiyle boy ölçüşemeyecekleri gerçeğini, onun anlaşılmaz ve boğuk olduğu yalanıyla örtmeye çalışıyor olabilirler. Basit ve bayağı olanın erişilebilirliği ve ucuzluğunu fenalıktan çok, yarar olarak kabul ettiklerini göz önüne alırsak, bu tezimde haklı olduğum ortaya çıkmakta.

Neticesinde, son yüzyılda köklerine sırt çevirmiş ve onu hor görmeyi maharet sayan bir edebiyat akımının varlığından duyduğum elem ve öfkeyi, en azından bu yazımda şekilde dile getirmiş olmakla, kendime biçtiğim bir görevi tamamlamış kabul ediyorum. Yazımı noktalamadan önce, okuyucularıma bana hak vermelerini değil; fakat nasıl düşündüğümü ve neyi savunduğumu biraz olsun daha yakından anlamaları adına “Vezin tutsun, babamı dahi hicvederim.” diyebilecek kadar cür’etkâr, hicvinden kimseyi sakınmayacak kadar korkusuz ve dahi bunu yaparken bile veznini düşünen Nef’i’yi hatırlamalarını rica ediyorum.

Sağlıcakla kalın.

Yorulmadan önce bunu hak etmek gerek.

Ben yorulmayı hak ettim; çünkü dünyayı becermek isteyenler bu amaçta çok çalışırlar ve bu, yorulmayı haklı kılar.

Dudaklara dokundum son birkaç haftada. Biraz sonra benim vücuduma ait olup ait oldukları yerde durmayanlarla buluşacak dudaklara. Kaç taneydiler? Hatırlamıyorum. Adları neydi? Pek azınınkini çıkartabiliyorum. Zihnim kudretliydi eskiden bunu anımsıyorum . Hatırlamak istediğimi hatırlardım. O halde, hatırlamak istemiyorum.

İstediğim her şeyi olabileceğime inandım.

İnandım ve oldu. Ben de “her şeyin kendisi” oldum.

Sarhoş oldum.

Ucuz bir bar tuvaletinde baygın bulundum. Ayağımın teki tuvaletin içindeki boka, kafam da kendi kusmuğuma batmış halde.

Uyandım. İçmeye devam ettim.

Ciddi oldum. Adını bile bilmediğim sanatçıların konferanslarına gittim. Eskiden olduğum gibi gözükmek için.

Yalanı fark ettim.

Olduğum kişiyken değil, bir zamanlar olduğum kişi gibi olmaya çalışırken döndü gözler üzerime.

İlgiyi fark ettim.

O halde dedim, bunca yıl dünya beni becermişken, artık sıra bende.

Yalanlar söyledim. Yalancı oldum.

Yaptığımı söyledim. Yapmadıklarımın arasına katarak. İlgilerini çekti. Bana geldiler.

Onları teker teker becermem için izinler istediler benden.

İzin verdim.

Yalanlarıma yalanlarla karşılık verdiler. Güzel kokmuyorlardı bir iki hariç. Her birine aynı yalanı farklı cümlelerle söyledim.

Küçük bir kız. 18′inde. Ne işinin olduğunu bilmiyorum. Masamdaydı yüzü bana dönük. İki saat sonra ise kötü kokulu tuvaletin kabininde. Bu sefer sırtıydı bana dönük olan yanı.

Telefon numarasını verdi daha sonra aramam için. Hayatımda ilk kez duyduğum bir numarayı verdim ben de ona, beni araması için.

Bir diğeri…  Yoğun, sürekli meşgul ve hareketli bir adam görmüş karşısında. Tanımak istemiş onu.

Gece vakti bir buluşma… Müdavimi olduğumu sandığı; ama adını bile o an öğrendiğim gürültülü bir yer. Ardından hep aynı cümle “Evin çok uzak, bu gece bende kal.”  Avrupa tarafına doğru, bir buçuk saat yolculuktan sonra eve varış. Gerisi her yerde aynı.

Bir başkası… Bambaşka birine rastlamış bu sefer. Bilgili, entelektüel. “Bir şeyler saklıyorsun içinde” diyor. Sanki yardım edebilecekmişçesine teklif sunuyor. Bu sefer gizemli adam fırlayıveriyor senaryodan, kendine rol kaparak. Sessiz bir yer.

Sadece ismini bildiğim birkaç düşün adamı ve şimdi bile hatırlamadığım karmaşık üç beş cümle…

Saat geç oluyor. Evim çok uzak… Yakınlarda olanı tercih ediyorum.

Arkadaşça geliyor biri. Hayatını düzene sokacak birini arıyor belki de. Doğru insanı görür gibi oluyor. Daha yakından tanımak istiyor onu. Duygusal, anlayışlı ve kendisi gibi acı çekmiş birini buluyor karşısında. Ona bir hediye gibi sunuyor kendini.

Yanlış insan olduğunu fark ettiğinde üzülmüştür belki de.

Bilmiyorum.

Farklılıklara saygılı olduğuna kanmış biri daha çıkıyor beklenmedik bir yerden bir gün. Birkaç ezber söz, bir alışveriş mağazasında içilen bir kahve. Alkole bile gerek kalmadan yine “geç oluyor saat.”

Aralarından en farklısı bu. Az kalsın hissettiriyor bana insan olduğumu. Neredeyse zevk alıyorum dokunurken bedenine.

Hoşuma gitmiyor bu.

Her şey olan insan’la sınırlı kalamaz diyorum. Sabah uyandığında yastığı boş buluyor.

Gece vakti evinden çıkıyorum. Büyük bir site. Güvenlik tuhaf tuhaf yüzüme bakıyor. Sırıtıp geçiyorum yanından. Yolda köpek takılıyor birkaç tane peşime.

Koşuyorum alabildiğince hızlı.

Köpekten değil, kendimden, korkumdan kaçıyorum.

Tam da unutmuşken sadece insan olduğumu, neden bu zevk, korku ve heyecan?

Bir taksi görüyorum park halinde. Atlıyorum ve sür diyorum en yakın durağa. Yolda birkaç yalan daha.

Şehitler varmış yine.

On lira tutuyor. Muhabbetin hatrına on iki lira verip gidiyorum salağa. İyilik yaptığını düşünerek devam ediyor yoluna.

Düşünüyorum daha farklı kim olabilirim diye… Girişine bile para verdiğim kulüpte sevmediğim müzik çalarken aklıma gelen birkaç cümle eşliğinde. Cümlelerim bozuluyor yanımdaki tarafından. İyi dans ediyor ve yabancı sanıyor beni, bozuk İngilizcesiyle nereli olduğumu sorarken. Fazla alkol gözleri gibi dudaklarını da uyuşturmuş, heceler tam çıkmıyor ağzından.

Aklıma Eminönü’ndeki esnaf geliyor beni Finli sanan. Gülümsüyorum aksanlı bir İngilizce eşliğinde ona bu yalanı söylerken. Ona güldüğümü sanıyor. Uyurken, ona gülüyorum.

Bir evim yok şimdi. Her yer evim gibi.

Sahi ev neydi?

Önemli değil. Bir yalan da onun için bulunur.

Bir soru:

Başka birileri için miydi başka yalanlar yoksa başka yalanların çektikleri miydi bu başka kişiler?

Hiç cevap…

Önemli olan neydi?

Eğlenmek mi?

Galiba.

Eğleniyor muydum?

Hayır.

O halde devam etmeli mi bunu yapmaya?

Dünyayı becermek bu değil.

Her biriyle başka bir adam olmak mı?

Dünyayı mı kandırıyordum yoksa karşımdakini mi?

Dünyayı mı beceriyordum yoksa karşımdakini mi?

Sorular çok. Sorular kısa. Sorular her yerde.

Sinekler gibi.

Kovuşturuyorum el hareketimle birkaç saniye içerisinde hepsini.

Dağılıveriyorlar üzerine su tutulmuş toprak parçası gibi.

Çamur oluyorlar.

İnsan gibi.

Özüne dönüyorlar.

Sorular insan oluyor sonra.

İnsan ben oluyor.

Ben insan oluyorum.

Başladığım yere dönüyorum. Dünyayı beceremeden. Bir şeyi başaramadan. Sıfıra iniyorum yine, hayal ettiğimden başka zirvelere tırmanmış olarak sadece.

Başım ağrıyor.

Bir kadeh viski içiyorum, bir başkası tarafından hediye edilmiş. Yağlı tat gırtlağımı yakıyor. Tükürüyorum bir şişesinin fiyatına bedenini satan kadınlar olan içkinin ağzımdaki kısmını.

Gece uzun. Yaslanıyorum geriye ve bırakıyorum geride bu kısa macerayı.

Eskiye dönüyorum.

Bu sefer yanımda yaşanmışlıklara eklenmiş bir sürü hikayeyle…

Boşlukta

Gecenin karanlığında
Tınısı uzaktan duyulan bir şarkı gibi seni sevmek.
Soğukta güven veren,
Sıcacık bir eli sarmak, sarmalamak gibi.
Seni özlemek…
Ölümün dokunuşunu alnımda hissetmek…

Simurg Anka Phoenix

Simurg…

Küller ve Tüyler…

Yenilmezliğin simgesidir -birçoklarının aksine- benim için; sadece yeniden doğuşun imgelemi değil. Salt gücün, kendine yetmenin ve var olmanın gelebileceği nihai nokta. Zahiri bir mevcudiyetin çok ötesinde, somut bir gerçeklik kadar dokunulası, görülesi ve dahi “solunası”.

Yok olmayı göze alması mıdır yeniden doğmasının müsebbibi; yoksa yeniden doğacağı güvencesi midir gözünü kapayarak ateşe atlaması, bilmem; fakat sonunda katiyetle emin olduğum şudur ki, intibahı nihaidir.

Yeniden yaşanacak bir ömrün ilk saniyelerinin, evvelkinin son anlarına denk gelmesi tesadüfi olamaz elbette. Varlığını sonuna kadar tüketen alevin -ömrünü ondan çalanın- aynı zamanda uyanışını sağlayan deva olması da mükemmeliyetinin parçasıdır Simurg’un. İşte yalnız bu yüzden bile örnek alınasıdır “Kuşların Prensi”.

Kendini yok etmek için can atana sırt çevirmek şöyle dursun; ona bağrını açması, onunla bir olması ve tüm benliğini ona emanet etmesiyle ölümsüz kılınmış olsa gerek Simurg. Aksini düşünemiyorum zira. İşte O’nun insandan farkı burada karşımıza çıkıyor: Yok olacağımızı bile bile ateşe atlamaya kaçımız cesaret edebiliriz ki? Ucunda yeniden doğmak olsa bile, kaçımız bu acıyı kaldırabilir? Sanırım pek az kişi bu ağırlığı omuzlayabilecektir. Belki de bu sebeple bir masal olduğuna inanılıyor Simurg’un. Varlığını hayali düşüncelere bağlıyorlar. “Gerçek dışı” geliyor tüylerden küllere dönüşmek göz göre göre, bile bile! Kendi yetersizliğimizi, cesaret noksanlığımızı öyle kanıksamışız  ki, Simurg’un yaptıklarını büsbütün masal saymışız… Yapılamazlığından öyle emin olmuşuz ki, denemek şöyle dursun, düşünmek bile istememişiz tüm bunları…

Düşüncem odur ki, aleve atlamak sadece cesaretten müteşekkil bir eylem değildir. Elbet en çok gereken cesarettir bu fiiliyat için; fakat salt cesarete güvenip buna kalkışmak, körü körüne yok olmaktır kanımca. Oysa “yeniden doğmaktır” Simurg’un alevlere dönüşmesinin sebebi.

-Peki nedir tüm bu diğer vasıflar yeniden var oluş için?

Bu soruyu tek başıma yanıtlayabileceğimi sanmıyorum; fakat bunların arasında “inancın” kesinlikle kendine yer bulacağından eminim.

Ömrümde pek az şeyden emin olduğumu iddia ederken, nedir bu cür’etkârlık diye kendimi sorgularken buldum ”inançtan” emin olduğumda. Yanıtı bulmak pek zor olmadı: İnançtı bana bunları söyleten çünkü. Her şeyin özünde yer alan arkeydi o.

O halde “Neden?” dedim düşünümün ikinci safhasında ilk olarak.  ”Neden Simurg’un alevlerinin, onu yeniden var etmesi için yaktığından eminken , kendini yakan alevleri düşman sayıyorsun be adam? Tüm mevcudiyetini yok edercesine dört bir yanını çevrelemiş kor harelerden kurtulmak adına çırpınıyorsun naçari?  Oysa bilmez misin ey adam?! Uyanışın için mukteza olan sadece yok olman, alevle bir olmandır!” yanıtı aradığım yerde -içimde- titrek bir ışıktan başka yoktu bir şey. Öyle titrek ve küçüktü ki bu ışık, inanmazdı kimse, daha henüz tüm bedenimi kavuran alevlerin kaynağı olduğuna. Oysa sorguma rağmen yanabilseydi hala, belki de başaracaktım küle dönüşmeyi.

Ve sonra…

Ve sonra belki de uyanış, tıpkı Simurg gibi… Yeni bir ömre açılan gözlerin ilk gördüğü yabani bir dünya olmayacaktı bu sefer; çünkü Simurg gibi yanan, Simurg gibi doğardı: Her batında geçmişini unutmadan yeniden var olarak doğmaktı bu!

Tabii ki başarabilinseydi… Cesaretin destekçisi inancın sürekliliği, devam ettirilebilseydi…

Peki şimdi ne olacak?

Bilmiyorum.

Sanırım öğrendiğimde ya çoktan tükenmiş olacağım alevlerle, hatrımda tek bir düşünceyle ya da başarısızlığı kabullenmiş, Simurg’a ulaşamayan divanelerden biri olacağım Mantıku’t Tayr’daki gibi.

Pocket Watch

“Yaşanmışlıklar olmasa yaşamanın ne manası var?” sorusunu ürettiğim günden beri sarılmaktayım  sorunun kendine. Pişmanlık ve hayıflanmalardan uzak yaşamanın,  mutluluğa ulaşmadaki sağlam adımlardan olduğunu kabul etmemde ve buna göre yaşamamda büyük rol oynadı bu cümle. Bahsettiğim, her olayı salt tecrübe olarak görüp deney eşyası gibi kullanmak sanılmasın, o kadar düzenli  bir düşünce yapısına sahip olmayı istemem asla. Bu, sadece geçmişten pişman olmamak ve kendinle barışık olmakla alakalı… Daha çok içsel dinginliği sağlamak adına, yanlış dahi yapmış olsan “Benim yanlışım!” diye haykırabilme cesaretidir.

Elbette insanlar -yolcular-, Üstinsan ile hayvan arasına gerilmiş ipte yürürken tökezleyeceklerdir zaman zaman, dengeleri yitecektir bazısında. Üstinsana ulaşma yolculuğunun üzerinde yürümesi zor yolunda, yeteneksiz ve cesaretsiz olanlar kaybedecektir ilk olarak kendilerini. Burada, adım atmaktan çekinen aksakların birçoğu da mazisyle ilgilenmekten başarısızlığa uğramış kimselerdir.  Yolcu, eğer mazisiyle bir ise ancak rahat kat edebilir Üstinsan’a giden yolu.

Geçmişiyle bir olmayan insan tökezler sık sık. Ancak mustakimlerin tamamlayabileceği bu yolculukta; sürekli başı terkisinde süvari gibi davrananlar, tabiidir ki muvaffak olamazlar menzile erişmekte. İşte bu yüzden ziyadesiyle lüzumu vardır insanın mazisiyle barışık kalmasının. Geçmişte hiçbir işi yarım bırakmayıp  geçmişi geçmiş yapan tüm eşyadan emin olmanın…

Zamanın koşul ve şartlarının gerektirdiği ölçüde, o anda doğru gözüktüğü şekilde tavır almak ve edimde bulunmak, kısa süreli mutluluklar yaratabilir yolcu’ya; mamafih önemli olan şudur ki, vakti geldiğinde kafasını geri çevirdiğinde insan, pişmanlık duymasın yaptığından ya da hayıflanmasın yapmadığından. Yalnızca bunu başarabilenler geçmişiyle bir olurlar. Böylelikle geçmiş, hatıralar ve yaşanmışlıklar onların adımlarını ağırlaştıran prangalar değil,  anımsandığında geleceğin teminatı olan güvenceler haline gelir. Yalnızca kendi yaşanmışlıklarını değil, başkalarından da tecrübe ettiklerini özümseyerek erdemine uygun davranan insan geçmişinden korkmayacak hale gelir. Geçmiş duvarını oluştururken koyacağı her tuğlayı böylelikle daha dikkatli koyar, tuğlanın oturması gereken yeri seçtikten sonra. Ve yalnızca bir kez düşünecektir, belki çok ufak bir tereddütle birlikte, inşasını yaparken emsalini incelediği o duvarın her parçasını koyduğu sırada. Daha sonra da sağlamlığından emin bir yapısı olacaktır sırtını dayamak istediği zaman kudretinden şüphe duymadığı.

Bunca deyişten sonra kendime baktığımda, görüyorum ki hatalarım doğrularımın neredeyse üzerini kapatacak kadar çoğalmış. Dövünmek ya da üzülmenin işe yaramayacağını elbet biliyorum, o sebeple tek düşüncem dahasının olmaması, bir fazlanın daha eklenmemesi terazinin hatalar kefesine. Bu yönde tek bir eksiğim vardı şu güne dek; fakat artık geçmiş hakkında kötü konuşmayı da bıraktım. Vakit aldı; ama noksanlığımı sonunda tamamlayabildim. Yaptığım yanlışlar değil, yapılan yanlışları da kucaklamaya çalıştım. Zordu bu, en nihayetinde bana ait olmayanı benimmiş gibi kabul etmekti; fakat ilerlemenin, tereddütsüz adımlarla yere sağlam basmanın tek kuralı olduğunu çoktan kabul etmiştim. Aksi düşünülemezdi. Bu sebeple kabullendim tümünü.

Eğer insan, idealindeki menzile ulaşmak gayesiyle adımlar atan bir yolcuysa, onun bilinç ve kıvançla attığı her adımı bir olgunlaşmadır. Bu olgunlaşma süreci ömür boyu sürdüğü sürece ancak doyumdan söz edilebilir benim nazarımda. Bu yüzden hatalarımı veya başkalarının hatalarını da kıvançla göğsüme bastırıp atıyorum en kararlı adımlarımı… İnsan için insandan vazgeçme gafletine düştüğümden sonra bile oldu bu. Tecrübelerime eklenen bir yanlışla devam ettim yoluma. Her ne kadar yapabileceğim hataların en büyüklerinden birini daha henüz yolun başında yapmış olsam da…

Bunca lafın üzerine, yine iyimser olmak isterim. Tek düşüncem tıpkı benim yaptığım gibi yapmasıdır geçmişlerinde yer ettiğim “başka”larının… Artık geriye dönüp pişmanlık ya da hayıflanma duymasın ya da geçmişe küfretmeyi bıraksın onlar da benim yaptığım gibi. Neden mi onlar adına böyle bir isteğim var? Olur da belki tekrar kesişirse rotalarımız Üstinsana giden yolda, yüzüme bakan kişide dostane bir gülümseme görmeyi isterim, düşmanca bir dudak bükme yerine…

Nihayete gelecek olursak, tüm bunların haricinde unutulmamalı ki, bu yolda herkes yalnız yürümektedir. Geçmişin inşasında her ne kadar kullanılmış olsalar da dostlar, yarlar, yarenler yalnızca görünürde vardır. İnsan, kendi elleriyle koyar her taşı kendi yaşamında. Yalnız doğup yalnız ölecek insanı bu işinden alıkoymak adına en çok uğraşanlar da ona yalnızlığını hissettirmemeye çalışanlardır… Geçmişten kopmamış yalnızlık, en mutlu yalnızlıktır.

Birçok kişinin kulağında belki yüzlerce kez çınlamış bir isim: Pandora… Yunan mitologyasıyla bir parça ilgilenen herkesin, kıyısından köşesinden bir şekilde fikri olduğu -belki de fiksiyonel- bir karakter.  ”Hikayesi” de basittir aslında: Tanrılar bu güzel kadına oldukça süslü bir kutu hediye ederler ve açmamasını söylerler. Pandora da merakına yenilir ve kutuyu açar: Süslü kutunun içi tüm kötülüklerle doludur. Ah unutmadan, bir de iyi olan tek şey, umut, vardır içinde.

Biraz detayına inersek bu kısa öykü hakkında edineceğimiz bilgiler muhtemelen şaşırtıcı olacaktır. Her şeyden önce, hikayenin kahramanı Pandora’nın kim olduğuna bakalım: Yunanca bir kelime olan Pandora birleşik bir addır. İlk hece “Pan” bütün, tamam, tek parça manasına gelirken, (Pangea, Panflüt, Pantheon gibi kelimelerde de aynı anlamda kullanılmıştır.) kelimenin ikinci hecesi hediye manasına gelir. Böylelikle “Pandora” kelimesi dilimizdeki karşılığını “baştan sona armağanlarla donatılmış” (All-Gifted) olarak bulacaktır. Hikayenin yukarıdaki kısmıyla karşılaştırıldığında ironik gözüküyor, evet: Baştan sona hediyelerle donatılmış nasıl olur da dünyadaki tüm kötülüklerin anası olabilir? Bu soruya yanıt vermeden önce, Pandora’dan biraz daha bahsetmek uygun olacaktır.

“Hediyelerle donatılmış” bu kişi, Tanrıların Tanrısı Zeus’un emriyle, kendi oğlu, çirkin demirci Hephaistos (Romalılara göre Vulcan) tarafından toprak ve suyun karışımından mamül kille

Pandora

Gabriel Rossetti Tablosu: Pandora and The Box

var edildi. İbrahimi dinlerdeki yaratılış hikayesine oldukça benzer bir şekilde  anlatılan bu olaydan sonra, bütün Olympos ahalisi Pandora’yı -yaratılmış ilk kadını- hediyelere boğdu. Birebir hangi Tanrı tarafından nelerin armağan edildiğini yazabilecek durumda değilim; fakat tahmin edersiniz ki, insanlara büyük benzerlik gösteren yapıda olan ve bu sebeple kendilerinin karakteristik özelliklerinin çok rahat belirlenebildiği Olympos ahalisi, kişiliklerine uygun hediyelerle donattı Pandora’yı. Bu söylediğimi açmak adına Afrodit’in işveyi, Hermes’in kurnazlığı öğrettiğini belirtip geçiyorum sadece…

Ve işte bu andan itibaren ismine yaraşır biri oldu ilk kadın.

Dünyaya geldiğinde, Prometheus tarafından kendisine getirilen bilgi ve bu bilgi sayesinde tanrılarla yarışır konuma yükselen “insan”ın bir eşi vardı artık. Hatta bu eş, tıpkı kendisi gibi tanrısal hediyelerle donatılmıştı. Tabi bu mükemmeliyet çok uzun sürmedi. Kendisine neredeyse eş düzeyde yetilere sahip bu varlıklar, Zeus’u rahatsız etti ve yüce şimşek tanrısı, onları açıkça cezalandırmak yerine, sonuca ulaşacağından emin olduğu bir yöntemle sınadı: Kadının sabrıyla!

Pandora’ya bir kutu emanet edildi. Oldukça süslü ve gösterişli bu kutuyu muhafaza etmesi söylenildi. Devamını ise biliyorsunuz zaten…

Şimdi, kısaca verilmiş bu hikaye doğrultusunda Pandora anlatısını inceleyecek olursak, elbette ki dikkat çekici temel nokta, Pandora gibi mükemmel bir kadının bile, iradesine yenilmesi ve dünyaya tüm belaları yayması olacaktır.

Hikayedeki kadının belaların kaynağı olarak tasviri, yalnızca Pandora anlatısına özgü değildir. Roma ve dahi Antik Yunan’dan kalma bir çok öyküde, kadın kötülüğün temel kaynağı ya da uygulayıcısı olmuştur. Zayıf iradeli, kolay kandırılan, kolay ihanet eden, zevkleri uğruna canlara kıyan kadın tasviri bu hikayelerde öyle baskındır ki, bu anlatım tarzı bir süre sonra sıradanlaşmış ve kanıksanmıştır. Kocasına ceza vermek adına kendi (onun!) çocuklarını öldürenler, bir kaç parça ziynet adına şehir kapılarını düşmana açanlar, sevdiği adama kaçarak uğruna savaş başlatanlar derken liste kalabalıklaşıyor ve dolup taşıyor…

Peki neden? Neden kadın ve kadına ait olan her şey bu kadar aşağılanması olağan denilecek hale getirilmiş? Doğu toplumlarında gözüken, kadının yetersizliği ve pasifleştirilmesi, neden Batı Medeniyetinin temeli olan (olduğu kabul edilen) Roma ve Yunan’da da en ileri haliyle mevcut? Bu soruların yanıtlarını geçtiğimiz hafta Doç. Dr. Havva Karagöz’le ettiğimiz muhabbet sırasında kendisinden aldım.

Şöyle demişti Karagöz: İnsanlık, üremenin kadın ve erkeğin ortak bir faaliyeti sonucu ortaya çıktığını fark ettiği andan itibaren, erkek türü,  sahip olduğu iyelik güdüsüyle, kadınlarını korumaya başladı. Böylelikle doğan çocuğun kendi kanından geldiğini garanti altına almış oluyordu. Zamanla bu koruma iç güdüsü kadını saklamaya ve saklanan kadının gelişmeyen yetenekleri yüzünden de kadının aciz olarak görülmesine sebebiyet verdi. Hakkında bu şekilde düşünülen kadın, hor görüldü ve aşağılanmaya başlandı. Zaten saklanılması ve muhafaza edilmesi gerekmesi gerekirken bir de üzerine bunların eklenmesiyle toplumda arka planda kaldı. Böylelikle doğu yahut batı ayrımı yapmadan, ortak bir kadın aşağılanması başlamış oldu.

Sonraları, pasifize edilmeyi öğreti haline getirmiş olan Hıristiyanlık ve bunun kadınların üzerindeki etkisiyle, eskiden kalan mitosların gerçek hayata dönüştürülmesi çabası sonucunda bu etkinin artması ve hemen ardından aynı coğrafyada hüküm süren Müslümanlık ve dinden bağımsız Arap geleneklerinin yaygınlaşması sonucunda artarak günümüze kadar gelmiş bu tutum ne yazık ki henüz etkisini yitirecek gibi de durmuyor. Pagan Roma’nın mirasını alan Hıristiyan Bizans; onun mirasını devraldığını söyleyen Osmanlı ve Osmanlı’nın devamı olduğu iddiasıyla yaşayan Türkiye’de, devletler değişse dahi, bu ilkel davranışın sabit kaldığını gözlemlemek de ayrı bir eleştiri konusu bittabi.

Pandora hikayesinde oldukça aleni şekilde fark edilen bu kadın düşmanlığının, üzerinden bin yıllar geçmesine rağmen devam ettiğini fark etmenin ne kadar üzücü olduğunu belirtmeye gerek yok sanırım… Tüm bunların haricinde, yazmaya dört gün önce başladığım; fakat ancak zaman bulup bugün bitirebildiğim ve yazarken de şevkimin ve ilgimin başlangıçtaki seviyede olmadığı bu yazıyı verimsiz olarak nitelendirdiğimi de belirtmek istiyorum. Son zamanlarda dikkat toplamakta oldukça güçlük çeken biri olarak, bunun sebebini ailevi sorunlara bağlayabilirim sanırım…

Dört Yarışma

…Tamam o halde. Bir hikaye anlatabilirim sanırım. Aslında etkileyici bir şey değil; fakat yine de eğlendirici olduğu söylenebilir. Tabi anlatmadan önce peşinen belirtmek isterim ki, mitoslar sadece boş kocakarı anlatıları olarak görülmemelidir; (Bunu kaç kere tekrar ettim?) fakat bu demek değildir ki, eskinin insanları uzun gecelerini geçirmek ya da biraz da olsun eğlenebilmek adına sadece güzel vakit geçirebilmek için mitler ve masallar yaratmasın… İşte anlatacağım da bunlardan biri :
Tanrıların en kudretlisi olduğu tüm Asgaard ahalisi tarafından kabul edilen Thor ve en has düzenbazların bile ismini anarken iki kere düşündüğü Loki bir gün birlikte yolculuk ediyorlarmış. Uzun süren yolculuğun ardından, geceleyin, konaklamak için bir mağaraya sığınmış birbirine pek de güvenmeyen bu ikili; fakat uykuya çabucak daldıklarından fark etmedikleri bir ayrıntı başlarına oldukça büyük belalar açmış: Beş odalı bir mağara sanarak girdikleri bu kovuk, aslında bir devin -Utgard Loki-nin eldiveniymiş.

Sabah olup uyandıklarında Jotunheim’ın korkunç lideri, Utgaard’ın efendisi, Utgard Loki, iki maceracıyı “elinden” kovmak istemiş. Fakat Thor’un ani çıkışı ve Mjöllnir’i üzerine savuruşuyla birden korkarak kaçmaya başlamış. Bunun üzerine Loki ve Thor, Jotunheim’da kaçan devin peşine düşmüşler. Ta ki bir kaleye -Utgaard’a- gelene dek. Tanrı olsalar dahi, devlere nazaran “ufak” bedenlere sahip olan Loki ve Thor, parmaklıklı

İskandinav Tanrısı Thor'un Çekici: Mjöllnir

İskandinav Tanrısı Thor'un Çekici: Mjöllnir

kapılardan geçerek kalenin saray kısmına sızabilmişler. Ve karşılarında tüm askerleriyle Utgaard Loki’yi görmüşler.

Dev lideri, karşısında birden kendisini gören iki Asgaard’lıya şöyle bir bakıp onların kısa boyuyla ve bozuk fiziğiyle alay etmeye başlamış. Bu duruma oldukça hiddetlenen Thor’a ise, sorununu şiddetle değil, gerçek bir erkek gibi yarışmalarla çözebileceğini söylemiş. Önerdiği yarışma alanlarıysa oldukça basitmiş: Yemek yemek, içki içmek, ağırlık kaldırmak ve güreş tutmak.

Hayatını zevk ve eğlence içinde yaşamaya adayan Loki, yemek yeme yarışına girmeyi kabul etmiş. Şeklini göremediği fakat yemekleri silip süpürdüğünü hissedebildiği rakibi Loki daha ilk tabağındayken tüm masayı tüketmiş. Bunu gören Loki, mağlubiyetini kabullenmiş.

Loki’nin yenilmesi üzerine yarışmayı Thor devralmış. İkinci etapta içmesi için kendisine bir boynuz dolusu içki getirilmiş. Ve o içmeye başlamadan önce Utgaard Loki şöyle seslenmiş yıldırım tanrısına:

“Bu içeceği bir seferde bitiren büyük bir yiğittir, iki seferde bitirebilen güçlü bir savaşçı olabilir; fakat hiç kimse kendini üç seferde içebilecek kadar küçültemez!”

Bu iddialı laf üzerine cesaretiyle ve hırsıyla nam salmış Thor, boynuzdaki içkiyi kafasına dikmiş. Dikmiş dikmesine; fakat ne kadar içerse içsin içkinin biteceği yokmuş. Uzun süre inat ettikten sonra o da mağlubiyetini kabullenmiş; ama Loki’den farklı olarak yarışmadan çekilmeyeceğini de belirtmiş.

Hırs ve siniri gitgide tırmanmakta olan Thor’un önüne bu sefer iki yanı da yere değen uzunca bir ağırlık getirmişler ve bu ağırlığın tamamını kaldırıp kaldıramayacağını denemeye koyulmuşlar. Mjöllnir’in taşıyıcısı şöyle bir kaslarını gerdikten sonra iki eliyle birden asılmış ağırlığa. Asılmış asılmasına; ama ne kadar kuvvetli kaldırırsa kaldırsın, ağırlığın iki yanı yerden kalkmıyor, sadece ortası havalanıyormuş. Başarısız olduğunu tekrar kabullenmiş Thor.

Son yarış ise Thor’un gerçekten uzman olduğu bir alanmış: Güreş. Utgaard Loki bu sefer daha alaycı bir sesle seslenmiş çekiciyle yüzlerce devi yere sermiş olan Tanrı’ya:

“Yenilmenden dolayı utanmanı istemiyorum. Bu yüzden yaşlı dadımla güreşeceksin.”

Thor çaresiz kabul etmiş. Yaşlı bir kadını güreşte yenmekten daha kolay pek bir şeyin olmadığını düşünmekteymiş o anda. Fakat ne yaparsa yapsın, yaşlı kadının bir türlü üzerine çıkamamış ve sonunda onu mağlup edemeyeceğini anlayınca, bu sefer son kez pes etmiş.

Devlere rezil olan iki yol arkadaşı, utançlarıyla birlikte terk etmeye koyulmuşlar Utgaard’ı ve de Jotunheim’ı. Tam gidecekleri sırada devlerin kralı Thor’a ve Loki’ye dönmüş. Onlara sunduğu yarışmaların hepsinde ufak hileler yaptığını itiraf etmiş:

İlk yarışmada Loki’nin rakibi alevin ta kendisiymiş. Tüm ziyafeti kavurarak yok edip tüketen de oymuş.
İkinci yarışmada Thor’un içtiği içkinin kaynağı okyanuslarmış. Boynuzun ucu okyanusa dayandığı için, içkiyi bitirmesi imkansızmış.
Üçüncü yarışmada Thor’un kaldırmaya çalıştığı ağırlık da, düz bir sopa değil, upuzun bir yılanmış. Thor ortasını çektikçe kendisini yere sabitlemeye çalışan bir hayvan.
Son yarışmadaysa, şimşek tanrısının rakibi yaşlı dadı değil, bizzat yaşlılığın kişiselleşmiş haliymiş. Ölümsüz olmayan, İskandinav Tanrılarının yaşlılığa mağlup olması kaçınılmazmış.

Bunları tek tek dinledikten sonra hiddet ve nefretle dolup taşan Thor, efsanevi çekici Mjöllnir’i çıkarıp hayatında hiç yapmadığı gibi, tüm gücüyle deve savurmaya yeltenmiş; fakat bir anda Utgaard Loki gözlerden kaybolmuş…
İşte böyle… Eğlenceli; fakat altında derin anlamlar aramaya lüzum da yok gibi.

Yağmur yağdığında Kasım öğleninde, dalgaların kırbacı vurmaz yeşil kıyıları… Devam etmektedir hala, balıkların “Karabatak”tan kaçışı, martıların çığlıkları, utanmaz kargaların dalaşmaları. Ne kadar uzakta olduğu fark etmese de, tam senin üzerindedir o anda bulutlar, elini kaldırmış yüce bir tanrı gibi bir şeyler anlatmaya çalışır sana. Sen ne mi yaparsın? Dur ben söyleyeyim: Öylesine dalmışsındır ki Karabatak’ı izlemeye, fark etmezsin bile zamanın nasıl geçtiğini. Yağmursa çoktan dinmiştir… Zaten başlangıcını da hatırlıyor musun diye sorsam cevap bile veremezsin ya! Neyse!

Saatlerce ne yaptığını sorduğumda pişkince cevap verirsin bir Kasım akşamı, “Karabatak”ı izledim, diye. Yalan söylüyorsun diyemem; fakat nerede gerçekler? İstemediğinden mi, yoksa tarifini yapacak bilgelikte olmadığından mı saklarsın güneşin bile sizi unutup gittiğinde hissettiğini? Tamam tamam, haklısın. “Karabatak”ı da ihmal etmedin o ara… Önünde dalıyordu be adam! Etmeyecektin tabi! Sana senden çok yakışıyordu o Karabatak. Karabatak… Kara Batak…

Her daldığında acaba bu sefer çıkacak mı diye düşünüyordun başta. Seni cahil! Karabatak bu! Çıkacak elbet! Çıkacak amma, nasıl çıkacak bunu düşün işte! Ah, doğru… Sen de haklısın… Üzerine doğan güneşin bile, saygısından, ses etmeden unutur gibi yaptığı bir işle meşgulsün sen! Hoş asıl unutan sendin ya orada da, neyse, güneş alıngan değildir senin gibi. Doğacaktır elbet ertesi gün yine tüm ihtişamıyla! Hah bak nasıl da anladın şimdi: Karabatak misali… Öğreniyorsun!

Ha şöyle, tekrar et şimdi: Karabatak bu, dalar ve çıkar. Mutlaka çıkar! Yardım mı? Tabi ki hayır! Güçlüdür Karabatak. Tek başınadır sudan çıktığında. E tek başına değil miydi ki daldığında? Ne? Senin gibi mi? Yapma lütfen…

Ne? Hala mı anlamadın? Elbette ki her seferinde en dibe dalar Karabatak. En derine dalar. Kendisinden başka kimsenin göze alamayacağını görür, bunu yakalar seni şapşal. Ne kadar derine giderse ödülü o denli büyüktür çünkü! Eh, dalarken değil de, çıkarken zorlanır biraz. Evet evet. Zorlanır elbet. Güçlü de olsa, zordur en dibe battıktan sonra çıkmak herkes için. Ama Karabatak bu! Zor dinler mi? Daldığı yerden çıkamasa da, ilerisinden çıkar biraz. Başı dik, tüyleri kabarık. Ödülü mü? Onu mu düşünüyorsun sen? Ödül yiyecek değildir Karabatak için… Dalıp çıkmaktır. Dalabilmek ve çıkabilmektir işin aslı…

Kasım sevecendir çokça. Kızar bazen herkese, Karabatak’a bile… Ama yine de asla olamaz Aralık kadar gaddar ve haşin! Öncesinden gelir belki sessiz sakin; ama mağrurdur Kasım. Yine de unutulur tüm yaşananlar en sert olan gelince…

Karabatak’ın doyasıya daldığı yeşil kıyılar karadır artık, tıpkı kendi adı gibi. Ve soğuk! Ve soğuk!

Öyle deme! Tek başına olsaydın sen de üşürdün o gaddar Aralık’ta. Kapkara olan sen değilsin, benim der Aralık’taki deniz. Ve atlar üzerine senin adeta yutmak için seni.  Hadi  hadi… Sen yine iyisin… Tek olsaydın görürdüm ben seni.

Çok mu karamsarım? Belki de… Umarım Aralık bana kızmaz bu kadar üzerine geldim diye. Yok yok, bana kızmaz, bilirim ben onun huyunu. Tuhaftır biraz Aralık. Hep özenmiştir Kasım’a. Yıldızlar ve Ay’ın gümüşi ışığında yıkanan peri kızlarına eşlik etmez kimse Aralık’ta. Bu bile yeterli değil mi sence kıskanmaya? Nesini anlamazsın ki? Ay banyosu denilen budur işte!

Korkma, unutmadım Karabatak’ı. Ve emin ol, o da seni unutmadı. Kolay mı! Güneşi unuttun sen Karabatak için! Üzerine batan güneş, hey! Emin ol, hep yanında Karabatak senin. “Siz” mi? Hayır hayır… Senin! Demedim mi ben sana, Karabatak tek dalar, tek çıkar diye! Nasıl “siz” olsun, sen varken onun gözünde birden?

Sen yok musun sen! Üşüdün mü şimdi de? Dur tahmin edeyim: tek başınasın diye mi? Hah! İşte şimdi anlıyorsundur söylediklerimi… Dur bakalım, hemen o kadar kolay değil bu işler. Önce biraz alttan almak lazım. Hem düşündün mü hiç Aralık ne diyecek bu işe? Ya kızarsa? Öğrendin artık, tanıyorsun onu… Karabatak’ı bile affetmez kızarsa…

Ah, unutmadan! Hiç merak ettin mi nereye gider Karabatak Aralık’ta? Hah! Etmesen şaşardım zaten! Ortada gözükmüyor diye vazgeçti sanma onu. Hep oradadır Karabatak, yalnızca bekler Aralık’ın öfkesinin dinmesini. Evet evet, doğru dedin. Öğreniyorsun işte, tıpkı senin gibi. Senin yapacağın gibi…

Hadi o halde Karabatak, git ve bekle. Biliyorsun, yeniden doğacak güneş üzerine, yeniden yükselecek Kırmızı Ay gökyüzüne ve sen yeniden izleyeceksin onu. Hem boşuna demiş şair bütün bunları? Hadi, sorma artık, biliyorsun: Sen Karabataksın…

“Dalar gider pencereler önünde şimdi

Ilık yaz akşamlarını hatırlar

Vapurlar geçer bomboş güverteleri

Bomboş uzanan denizin üstünde

Aç bir karabatak dalar çıkar

Bilirim yalnızlık üşütür insanı

Kalp daima sevecek birini arar

Hatırlar bakışlarda kalan aklarını

Avuçları hafif terli, yanakları al al

Ağaçlıklı yollarda akşam dolaşmalarını

İlk yıldızlar karanlık basmadan doğar

Hafif çiçek kokuları gibi uçar içiniz

Yavaşlar eve dönerken adımlarınız

Esen rüzgâra, durur, kulak verirsiniz

Bakışlarınız bütün kadınlarla karşılaşır

Daha önünüzde uzun bir yaz vardır

Bütün gün şurada burada gecikir oyalanır

Döner durur yatağında bütün gece

Ay ışığı, sıcak hava, tutuşturur kanını

Uykularını kaçırır en ufak bir düşünce

Şimdi rüzgârlar soğuk eser yüzünüze

Hüzün verir yağmur sularından geçen bulutlar

Bayırlarda yol alan posta arabaları

Şimdi birbirinden ayrı yaşar kurtlar, kuşlar

Sular çakıllardan ayrı akar

Dalar gider, gözleri büyür de

Ilık yaz akşamlarını hatırlar

Avuçları hafif terli yanakları al al

Bomboş uzanan denizin üstünde

Aç bir karabatak dalar çıkar”

Sartre ve Teşekkür; çünkü bugün bu kitabı -Bulantı-  elime aldığımda, kitap tüm yorgunluk ve savrukluğuma rağmen dikkatimi toplamayı başarmamı sağladı. Peşinen söyleyeyim, ortalama bir hızda seyahat eden otobüsün pek de rahat olmayan basamağında, henüz ilk sayfalarını okuduğum kitaptaki bir kaç cümleden sonra aklıma geldi böyle bir yazı yazmak. Daha önceden planlanmış bir deneme değil bu. Çalakalem, tıpkı diğer emsali gibi. Böyle yazmayı daha çok seviyorum sanırım; çünkü böyleyken yazdıklarımı kalıba oturtma maksadı taşımıyorum. Edebi ya da değil muhakemesini yapmıyorum. Daha da ötesi, konudan konuya geçiş yapabilme özgürlüğüne sahip hissediyorum. Neyse, Sartre diyorduk.

Komik ama bir o kadar da garip geldi aslında. Muhabbet sırasında, “Evet Sartre. Bir dakika, ben daha önce onu hiç okumadım ki!” demek. Bunun üzerine bir öneri olarak “Bulantı” tutuşturuldu elime. Çok da memnun kaldım açıkçası. Kitabı veren arkadaşıma “teşekkür” etmek isterdim; fakat sanırım bunu yapmayacağım. Çünkü bunu, halihazırda, ziyadesiyle çok yaptığımı sanıyorum.

… “Artık burama geldi dayandı” diyordu.

Cimrice acı çekiyor. Zevklerinde de cimri olmalı. Zaman zaman sorarım kendime. Bu tekdüze acıdan, şarkıyı bırakır bırakmaz başlayan bu homurdanmalarından kurtulmak ister mi acep,hüznüne şöyle esaslıca gömülmek, umutsuzluğa dalıp boğulmak dilemez mi bu kadın? Sanırım elinden gelmez: Derdiyle kördüğüm olmuş.

Bu alıntıdan söz etmiştim yazının girişinde üstü kapalı olarak. Hakkında bir kaç kelam etmeye değer bulduğum, henüz detayını inceleyemediğim bu kitapta. Okur okumaz aklıma nedensizce Nietzsche geldi. Daha sonra üzerinde bir kaç saniye düşündüğümde nedensiz olmadığı kabulüne vardım. Üstüninsan verdiği öğütlerden biri, şu anda birebir yazamayacağımı düşündüğüm; mamafih özetle “Acıdan korkma, yaşadığın neşe gibi, acı da eğitir ruhunu. Hissetmen gerekir yaşadığın anın tümünü.” gibi fazlasıyla sığ iki cümleyle anlatılabilir.

Sartre’ın elleri kirli ve sürekli şikayet eden temizlikçi kadın hakkında söyledikleriyle; Nietzsce’nin, übermensch ve hayvan arasına gerilmiş gergin ip üzerindeki insana verdiği öğütlerin benzerliği oldukça ilgi çekici benim nazarımda. İkisi de en yalın ve basite indirgenmiş haliyle, bedenin içinde bulunduğu her durumun “yaşanılması” gerektiğinden bahsediyor gibiler buradaki kısa ifadelerle. Tıpkı aşk, şehvet, neşe gibi korku, acı ve nefretin dahi doya doya yaşanılası olduğunun ön kabulüyle hayatı idame ettirmenin daha doğru olduğunu savunuyorlar. Hoş bu konuda yalnız da değiller, bambaşka bir coğrafyadan kendine Osho denilen bir adam da onlarınkiyle aynı doğrultuda; fakat farklı yönde başka bir cümleyle çıkıyor karşıma:

…Sevilirken tatlı prenses, sevmeye ebedi yaşam gibi katıl.

Daha da ilerde, başka bir cümleyle de devam ediyor Osho:

Yeyip içerken yiyecek ve içeceğin tadı ol, doy… Tat seni doyursun.

Su içerken serinliğini hisset. Gözlerini kapat… Yavaş yavaş iç… Tadını al. Serinliği hisset ve o serinlikte olduğunu hisset -çünkü serinlik sudan sana aktarılmaktadır. Bedeninin bir parçası olmaktadır. Ağzına dokunmakta, diline dokunmakta, serinlik aktarılmaktadır. Dalga, dalga dalga yayılsın bedenine. Bu şekilde duyarlılığın büyüyebilir ve daha canlı, daha doygun olabilirsin.

Hissi doya doya yaşamak. Anı yaşamak. Başka bir yazarın ağzından, artık birçok yerde olağan deyiş haline gelmiş şekilde, “Carpe Diem.” Özünde bundan bahsediyor bu üç eski ve yaşlı adamın hepsi de; lakin kanaatimce, buraya kadar yazılanlardan hiç biri kesin kabul edilecek düşünce biçimleri değil. İşte tam şu anda, bu yaşlı adamlardan dahi yaşlı ve bana daha yakın dördüncü bir kişiden bahsetmenin vakti geldi sanıyorum. Acıdan ve yaşamaktan söz ederken ne kadar da zordur Epikür’den bahsetmemek? Ama hayır, elbette ki yalnızca salt bir hedonizmden bahsetmek değil burada yapacağım. Sadece “iyi” kavramının varlığı ön kabulüyle, iyi olanın “güzel ve mutlu hissettiren, haz veren” şeklinde kabul ettiğimi belirtmek için yapıyorum bunu. Şu halde, yukarıda bahsettiğim birbiriyle aynı doğrultuda görüşlerden, sadece Osho’nunkini anlayabiliyor olduğumu söyleyebilirim. -Dim.  Söyleyebilirdim; çünkü yine ona ait, aynı konudaki diğer ifadelerin varlığı dolayısıyla, geçmişte kalıyor bu muktedirliğim. Şöyle diyor yazının devamında Osho:

Çevremizde bir zırh var, bir savunma zırhı, kırılgan olmaktan korkuyoruz, bu yüzden kendimizi her şeye karşı savunuyoruz. Ve o zaman bir mezar oluyoruz – ölüye dönüşüyoruz!

Acıdan korkmayan ve hatta ondan çekinmeyen bir insanın sözlerini doğru kabul etmem mümkün değil. İşte, üzerinde uzun uzun durduğum ve yazı boyunca ilk kez dile getirdiğim düşünce, esasında sadece bu. Sartre’ın eleştirdiği, acısını cimrice yaşıyor, üzüntüsüne yoğunlaşamıyor diye kınadığı o kirli ellere sahip temizlikçi kadının boşvermişliklerle çevrili hayatını tahayyül ettiğimde, bu davranışındaki haklılığını daha net görebiliyorum.  Ve buradan hareketle mütemadi olarak kısa yakınmalarını da anlamakta, Sartre’dan, -belki de içinde olduğu haletiruhiye yüzünden öyledir- daha ilerde olduğumu söyleyebiliyorum.

İşte budur özetle tüm diyeceğim. Bütün duyguların yaşanabilir olduğu; mamafih yalnızca bazılarının yaşanmaya değer olduğunu kabul etmeli insanlar. Acıyı ve emsali hissiyatı kendisinden uzak tutmalı; fakat bunu yaparken at gözlüğü takılmışçasına değil, kendisi gibi olmayan cahillerin hissettiklerinden feyz alır bir turum sergilemelidir.  Üzülmenin, ve düşük moralde yaşamanın kolay olduğunu içlerinde kabul edip dışarıda inkar eden insanlardır bu feyz alınması gereken cahiller. Ne kadar ironik dursa da! Onlardan ders çıkarılmalıdır; çünkü bir hatayı gören, onun benzeşini yapmaz. Çevresini tecrübeleriyle öğrenmekte ısrarcı olan ve bunun yanlış olduğunu muntazaman yine kendi tecrübeleriyle öğrenen kimselerin içinde bulunduğu çelişki, ancak üçüncü ve ne yaptığının bilincinde; ama buna rağmen bencil olmayan bir kişi tarafından kendisine izah edilebilir.

Bencillikten bahsediyorum; çünkü varoluşu gereği özünü diğerlerinin üzerine çıkarma mücadelesi veren insan, Nietzsche’nin deyimiyle Übernmensch’e doğru gerilmiş ipte yürürken, kendi gelişimi pahasına, bilgisini diğerlerinden saklar. İnsanoğluna ateşi getiren Prometheus’un bilgiyi paylaşma arzusunun ne yazık ki bilgiyle birlikte insanlara geçmemiş olduğunu doğrulayan bu durumun emsalini herkesin olağan hayatında açıklıkla bulabileceğinden eminim.

Nihayetinde, Sartre’ın henüz tamamını okumadığım kitabı hakkında böyle bir yazı yazmayı normal koşullar altında pek doğru bulmazdım;  fakat birden, kendiliğinden gelişen bu yazma isteğine de engel olmak istemedim. Sartre hakkında pek çok kitabı ya da elle tutulur bir bilgiyi haiz biri değilim; fakat ilk intibam hakkında söyleyebileceklerim, sanırım şimdilik bu kadar.

Dip Not: Teşekkürler!

Abdal Söylenceleri…

“Hiçbir şeyin eskisi gibi olmadığını söylediğimizide, aslında eskisi gibi olmayan asıl şeyin kendimiz olduğunu inkar etmekten öteye gidemeyiz.”

“Hayallerinde dünyaya bağlı kalma; çünkü var olan ya da var olana yakın kavramlarla hayal kurmak, bilinci kafese hapsetmektir.”

WordPress.com'dan blog alın. | Tema Motion, volcanic tarafından yapılmıştır.
Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.