Tag Archive: latince


Bu haftayı erken kapatıyorum. Çok yorucu ve aksi olduğu için pazar gününü sadece kitap okumaya ve dinlenmeye ayıracağım. Ayrıca çok yoğun bir hafta daha geçireceğim için dinç olmalıyım. Biraz istirahat şart!

Ne izledim: Thor. Hakkında çok fazla bir şey söylemek istemiyorum. Haziran’dan beri yakın takipte olduğum ve çıkmasını, sırf Avengers’a bir adım daha yaklaşmış olmak için beklediğim filmi izledim. Beklediğim gibi kötü geçti. Sinir bozucu; ama n’apalım? Kısmet. Hakkındaki eleştirim için isteyenler tıklayabilir.

Ne dinledim: Bu haftama damgasını vuran bir şarkı ya da müzik grubu olmadı. Herhangi bir konsere de gitmedim, last fm sayfama göre en çok Hypocrisy dinlemişim bu hafta. En çok dinlediğim şarkı da Everlasting hala. Ne şarkıymış arkadaş?!

Ne okudum: Hiç. Hiç yani bildiğin evet. Birkaç DND kural kitabından başka hiç bir şey okumadım bu hafta. Kendimdeki büyük eksikliklerden biri. Gerçi inanılmaz yoğun geçen haftamdan dolayı oldu bu. Sanırım yarın -pazar- tüm gün kitap okuyacağım.

Nereye gittim: 3 haftada 3 Convention yaptım, sanırım haftaya da 4 olacak. TechCon’da, geçen sefer KUnvention’da tanıştığım bir arkadaşın oynattığı FR oyununa katıldım. Oldukça keyifli geldi. Conventionlar arası oyun devam ettirmeye kararlaştırdık. İkinci oturumuz BilgiCon’da olacak!

Ne yiyip içtim: Mis gibi terayağlı iskender yedim. Oh. Pişman değilim, yine olsa yine yerim.

Ne oynadım: Portal 2!! Harika bir oyun olmuş. Pek fazla söze gerek yok. Valve’in nasıl bir şirket olduğu ortada. Portal’ı oynadıktan hemen sonra Portal 2′i oynamak da bambaşka bir kafa yapıyor. Ayrıca hala oynamamışlara tavsiye: Oyuna çok dikkatli bakmayın. Mide bulantısı ve baş dönmesi yapıyor. Çok ciddiyim. Fizik motoru o kadar realize edilmiş ki, eğer geniş ekran ve yüksek çözünürlükle uzun süre oynarsanız gerçekten bir süre sonra baş ağrısı yapıyor.

Ne öğrendim: Ta da! Akademik olarak hiçbir şey öğrenemedim. Sadece bir elin parmağı kadar Latince sözcük ve şiir ezberledim. Olsun, yavaş yavaş bunlar.

Bugün pek hevesli ve neşeli başladım günüme. Taksim’e, erken saatte gidecek, St. Antuan’daki rahiple görüşecek, ondan bana Latince öğretip öğretemeyeceğini öğrendikten sonra bir güzel nargilemi içecektim. Akşam da arkadaşlarımla beraber boş olacağını tahmin ettiğim Thales’e giderim şeklinde planlarım vardı. Aslında teorik olarak tüm bu söylediklerim gerçekleşti bugün; fakat pratikte yaşananlar biraz… Biraz nahoştu.

Sabah kalkmam bile sorunlu oldu en basiti! Uyanmam gereken saatten iki saat daha geç kalktım. Evden çıkmam ise uyanmamdan bir saat sonraya denk geldi. Erken saatte kiliseye gitmek, işimi halledip günümü geçirmek istiyordum. O saatte elektriklerin kesilmiş olduğunu da harici olarak belirteyim de, karanlıkta soğuk suyla el yüz yıkamış olduğum gerçeği de kendini dile getirme fırsatı bulsun.

Bir şekilde evden çıkıp yola koyuldum. Direkt olarak kiliseye doğru yola koyuldum. Geçen sefer şu Taksim Tünel Nostaljik Tramvay’ın bana arkadan çarptığını söylemiş miydim? Hayır sanırım, neyse ki bugün öyle bir şey yaşanmadı… St. Antuan’a sağ salim vardığımda, evden planımdan iki saat kadar geç çıktığım halde, rahiple görüşmem için en az bir saat beklemem gerektiğini söylediler. Bunun üzerine yemek yeme ve biraz oturma fırsatı buldum. İyi de oldu açıkçası… Beklediğim saat geldiğinde, duyma ve görme konusunda problemleri olan rahibe isteğimi söyledim: Eğer boş vakti varsa ve gerçekten bu kendisini yormayacaksa kendisinden Latince öğrenmek istediğimi, okuldaki hocalarımın burayı refere ettiklerini belirttim. Ne yazık ki kendisi haklı olarak çok yaşlı olduğunu ve günün her saati meşgul olduğunu belirtti; fakat bunun yanında Galata’daki St. Piyer Kilisesi’ndeki İtalyan Rahip Lorenzo’nun bana bu dili öğretebileceğini söyledi.

En azından işe yarar ve güvenilir bir yerden yönlendirme aldıktan sonra, biraz şevki kırılmış; fakat yine de neşeli bir halde aşağı doğru inmeye devam ettim. Ha bu arada, St. Piyer’in yerini tam olarak bilmediğimi de belirteyim. Belirteyim; çünkü çevresinde dolaşırken adres sorduğum biri tarafından “Ne kilisesi kardeş? Ben kiliseyi nereden bileyim? Hiç gitmedim. Ne işim olur. Ne diyon sen?” tepkisi aldığımı söyleyince havada kalmasın tümceler… Neyse, kısa geçiyorum buraları. Kilisenin kapalı demir kapısının ardından,  zile basmamdan yaklaşık bir kaç dakika sonra yaşlı olduğu belli bir ses çekingen bir tonda ne istediğimi sordu. Niyetimi ve nereden geldiğimi söyledikten sonra “Yaşlıyım ben, yapamam, git” diyerek kovarcasına kesip attı konuşmayı. Teşekkür edip rahatsızlık verdiğim için özür diledikten sonra uzaklaştığımda arkamdan “Önemli değil, iyi günler iyi günler” gibi biraz telaşlı fakat ne olduğunu tam anlamlandıramadığım bir ses yükseldi. Kilise macerası  -bu gün için- burada bitti.

İstiklal’in başından Galata’ya kadar olan yolu iniş ve çıkış olarak iki kez yürümenin verdiği yorgunlukla kendimi kafeye attığımdaysa, bana sitem eden arkadaşımla kaldım. (Ehe!) Neyse ki sadece yarım saat kadar “gecikmeli” gelmişim. Dikkatini dağıtmak ve sinirini yatıştırmak için, daha yeni öğrendiğim tavla oynamayı teklif ettim. Çok pis yenerim dedi. İlk oyunda verdim ağzının payını. Gerçi sonra mars etti; ama durum henüz 3-3 iken sıkıldığını söyledi. Bitmiş saydık.

Bir kaç saat sonra bir şeyler içmek için Thales’e geçtiğimdeyse, içerisinde ders notları ve bir çarşaf (?)ın bulunduğu poşet yırtıldı. Oldukça abuk bir görüntü olmaması adına, otobüste çarşaf ve harita metod defterle yolculuk etmemek bahanesiyle, arkadaşın çantasına tıktım envanterimi. Tabi tam bu sırada başarısız bir çağrı ve hafif bir moral bozukluğunun varlığından bahsedip detaya inmemem daha doğru olur. Bir kaç saat sonra mekandan kalktık.

Derbide yenilmişiz! Uzun süredir fanatiklik şeklinde ilgilenmiyorum futbolla. Eskiden olsa, sezonda bir iki kez maça gitmeye çalışırdım. Yaklaşık iki üç yıldır derbileri bile izlemiyorum. Neyse: Rijkaard gitmeyecekti hacı!

Tüm bunların üzerine, bir de son darbe olarak, adeta bir FATALITY’mişçesine, eve dönüş yolunda telefonumu çaldırdım. Daha fazla anlatmaya beis görmüyorum; ama sinir bozucu olduğu herkes tarafından kabul edilebilen bir durum. Neyse, G-Man vs. The World’de 0-1 yenik düştüm bugün. Kabul edebiliyorum. Neyse ki, hala tek parçayım!

Yazının bugün ne öğrendik kısmıysa burada: Asla kalabalık yerlerde insanlara iyi davranmayın, yer yol vermeyin. Arkandan ittiren olursa ne ittiriyorsun öküz demek, o arkandan ittiren adamın cep telefonunuzu çalma ihtimalini ortadan kaldırır. (İhtimal diyorum bak! )

İkinci kısım ise, Türkiye’deki gayrimüslim din adamları, inanılmaz bir tedirginlikle yaşıyor. Bunu bugünkü kısa tecrübemle gerçekten daha iyi anladım. İşin daha da ilginci Hrant Dink geldi aklıma:

“Evet kendimi bir güvercinin ruh tedirginliği içinde görebilirim, ama biliyorum ki bu ülkede insanlar güvercinlere dokunmaz. Güvercinler kentin ta içlerinde, insan kalabalıklarında dahi yaşamlarını sürdürürler”

İronik oldu evet; fakat söyleyebilecek çok söz varken yazıyı burada bitirmeyi uygun görüyorum… Belki bir kaç gün sonra geriye dönüp tekrar bu konu hakkında bir kaç kelam edebilirim. Ayrıca gayriciddi başlayıp kısmen de olsa ciddi bitirdiğim bu yazıyı tutarsızlık abidesi olarak ilan ediyorum.

WordPress.com'dan blog alın. | Tema Motion, volcanic tarafından yapılmıştır.
Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.