Tag Archive: müzik


Bir haftanın daha sonuna geldik, oldu bitti. Kısaca şöyle oldu:

Ne izledim: Şener Şen izledim bütün hafta boyunca fırsat bulduğum vakitlerde. Eski filmlerin tadını şimdilerde bulmak zor. Hele geçen haftaki “Thor” faciasından sonra bir daha ne zaman sinemaya giderim bilmiyorum. Neyse, Captain America’ya -ki onu da hiç sevmem- kadar sinema benim için bitmiştir. Zaten film izlemeyi seven biri değilim, iyice soğuttular beni böyle yapa yapa. Ayrıca bir de “Black Panther” izledim. Marvel kahramanı olan. Cap’n America’yı bir güzel patakladı. Oh mis!

Ne dinledim: BLIND GUARDIAN! Büyük harfle yazdım; çünkü gerçekten bunu hak ediyorlar. Hansi’yi ilk kez kanlı canlı görüyor olmak, The One Ring’e sıkı sıkıya sarılıp Lord of the Rings’e eşlik etmek -I’ll keep the ring full of sorrow, I’ll keep the ring ’till I die!- harikaydı. Hatta o kadar güzeldi ki, omzumun beni öldürecek kadar acı ve ağrılarını hissetmedim bile! (Valhallaaaaaaaaaa omzum!)

Ne okudum: Altn Dal’ı yarım bıraktığım yerden devam ettiriyorum. Daha doğrusu yarım bıraktıktan çok uzun zaman sonra yeniden başladım okumaya. Belki mitoloji, tarih ve teolojiyle ilgili araştırmalarıma geri dönebilirim. Nasıl olsa okula gitmiyorum. İyi bir kütüphane gezisi yapmak farz oldu!

Nereye gittim:  Gidemedim bu hafta. Convention’a yani. Dörtte dört yaparak tüm Convention’lara katılma arzum, “son dakika düğünü” ile baltalandı. Hazırladığım harika Steampunk Cosplay’i de giyilmez oldu. Eh hal böyle olunca insanın morali bozuluyor tabi. Bu arada hayatımın en ilginç düğünlerinden birine gittiğimi de söylemeliyim.

Ne yiyip içtim: Vitamin hapları. Bolca… Ağrı kesiciler, kas gevşeticiler… Hastalıkla boğuştum bir sürü. Hatta birazdan gidip bir bardak ballı sıcak süt içeceğim sanırım. İyileşmem gerek!

Ne oynadım: Portal ve Portal 2 birbirinin peşi sıra bitti. Yeniden bilgisayar oyunlarının zamanımı fazla tükettiğini düşünmeye başlamıştım. “Sevmiyorum arkadaşım!” diyorum ara ara, sonra bir bakıyorum 4 saat boyunca aynı oyunu oynamışım. İlginç tabi… Şimdi bir arkadaşın önerisi üzerine “Darksiders” adlı oyunu indirdim. Konusunu ziyadesiyle beğendim. Cennet ve Cehennem ordularının bitmek bilmez savaşına bir dur diyen “Dört Atlı”dan bahsediyor. Biz de bu dört kardeşten “War” olanıyız. Aaah ah, Victor Vasnetsov’un “Four Horsemen of Apocalpyse” tablosuna bakıp bakıp gaza gelmektense direkt atlı olup melek şeytan dinlemeden herkesi pataklamak daha zevkli geldi birden. Humm… Bu oyunlar beni sanat düşmanı yapıyor!

Ne öğrendim:  Sir James George Frazer’in Altın Dal’ından, kitabın konusuyla ilgili birçok bilgi edindim. Hoş oldu.

Tını…


Saat sabahın altısıdır.

Güneşin doğuşuna eşlik eden kuş sesleri ve hafif bahar meltemi doldurur odanı; yalnızlığının sadece bedenini değil, ruhunu da doldurmasını taklit eder gibi adeta. Günün tüm gürültüsü hala kafanda yankılanmakta olsa da sabahı karşılayan o kuşların sesi bir anda keser tüm hengameyi. Sessizliğine eşlik etmeye başlarlar. Onları düşünürsün. üzerine hiç ayak basmadığın çimlerin ötesindeki, altında hiç oturamayacağın o ağacı hayal edersin. O sırada fonda hafiften bir müzik başlar… Kendine ait bir şeyleri hatırlatan.

Gelecek ile hayaller bir olmuştur zaten; fakat ya geçmiş? Geçmişin de hayalleri olamaz mı diye düşünürsün inceden inceye… Pişmanlıklar, hayıflanmalar başlarlar ufaktan ufağa işgale zihnini. İzin vermek istemezsin; ama naçarsın! Çünkü çoktan başlamıştır o ince ses, “I stand alone in the darkness / The winter of my life came so fast” diye dizeleri okumaya. Bir anda yalnızlığın karanlık olur çıkar sana, ortasında tek başına beklediğin… Esen meltem de aniden bastıran kışın.

Hemen sonra anılar gelir hatra inceden inceye. Hüznün ve acının olmadığı, saf kıvanç ve sevincin kalbinden taştığı mutlu hatıralar canlanır gözünde. Geçmişin hayalleri midir bu, yoksa dokunulmamış gerçekliği mi ayırdına varamazsın kolay kolay… Varmak istemezsin işin aslı! belki büyüsü bozulur diye… Çünkü bilirsin, hiçbir şeyi bilmediğin kadar kesin şekilde: ne olursa olsun, bozmamalısın o büyüyü! seninle yaşayan, seninle birlikte “her yere” uzanan o masalsı güzelliği…

“Her yere” diye düşünürken devam eder mısralar akmaya düşüncelerini beraberinde sürükleyerek… Gecenin karanlığında, sana güvenene -ona- yol göstermek için parlayan tek yıldız olmayı dilemiş olsan da artık rüzgarda uçuşan biçare toz zerrecikleri kadar küçük olduğun gerçeği belirir zihninin ufak bir köşesinde. Düşünürsün hemen ardından, ben mi küçüğüm yoksa rüzgar mı kuvvetli diye.

İşte tam o anda aklına gelir kulağına gelen şey: “I never stayed anywhere / I’m the wind in the trees… ” Sen küçüksündür belki, evet. Rüzgar da güçlü olmasına güçlü elbet; fakat bunların hiçbiri değil ki aradığın şey! Sen de biliyorsun yanıtı, saklamıyorsun kendinden daha fazla: Rüzgarın ta kendisisin sen; artık asla beklenmeyecek olan…

Müzik dünyasında ilgi – kalite oranında en düşük yüzdeye sahip grup Rainbow’dur bana sorarlarsa. Dio’ya ve Ritchie Blackmoore’a rağmen herkesin dilinde pelesenk olmamaları ilginç doğrusu. Müzikal açıdan zaten olumsuz manada eleştirilerini yapmak imkansız. Gerçi şu anda bu yazıyı yazarken “ilkokulda resim dersi alan bir öğrencinin Mona Lisa kritiği yapması” düşüncesi beliriyor kafamda… Neyse konum zaten Rainbow’un nasıl bir grup olduğu değil, onların sadece bir şarkısı: The Temple of the King.

Son zamanlarda bıkmadan, usanmadan dinlediğim şarkılardan biri bu. Ki burada bahsettiğim son zamanlar, son bir kaç yılı kapsayacak kadar geniş; ama daha da iyisini söyleyeceğim: Bu harika şarkının en az orijinali kadar güzel bir de “cover”ı -yeniden yorumlanmış hali- var, yine uzun zamandır tekrar tekrar dinlediğim. Hiç tarzım olmasa bile!  İlk duyduğumda gerçek olduğuna inanmadığım bir kişi ve şekil ile yapılmışı hem de. Gerilim vermeyi pek beceremeyen biri olarak bu bahsettiğim cover’ın linkini aşağıda paylaşayım da, dinlemek ve şaşırmak isteyen olursa zahmet çekmesin…

Buyrun!

Rain (Che)

Albümün kapağı da bu şekilde. Oldukça hoş gözüküyor.

Norveçli sanıyordum, İsviçrelilermiş.

Böyle bir müzik grubu var. Tam olarak ne tarz yaptıklarını gerçekten bilmiyorum. “Kulağıma hoş gelen her şeyi dinlerim” diyen çöp kulaklılardan değilim; ama bu müzik hoş geliyor. Elektronik Metal gibi uyduruk bir janra da sokmak istemedim kendilerini. İyiler ama… Gerçekten bak!

Tesadüfen bir albümlerini bulabildim bugün. Natural Order isminde. Hemen yedekleyip kendime mail’la bir daha kaybetmemek üzere gönderdim. Şarkılar oldukça “pagan.” Gerçi albüm isminden de belli oluyordur zaten bu duruş. Şarkıların isimleri ise şu şekilde; Air, Water, Fire, Earth, Void, Gaia My Home, The Aftermath, Carpe Diem…

Aralarından favorim, bir kaç yıldır sürekli dinlediğim “Carpe Diem” isimli olanı. Az sayıda insana dinle diye önerip olumsuz geri dönüş almadığım tek şarkı sanırım bu. Bu şekilde popüler olmayan, underground olmayı bırak; garaj grubu diye nitelendirdiğim tek albümlük çalgıcıları pek seven biri değilimdir aslında. Zevklerimi kimse bilmesin de cool olayım tavırları çok itici gelmiştir hep. Mamafih bu adamların yaptığı müziği de gerçekten çok beğendim.

Not: Uzun süredir boş bir başlık şeklinde duran “Müzik” bölümüne ne yazacağımı düşünüyordum. Buna kısmetmiş. Ayrıca bir an albümü bir upload sitesine koyup linkini burada paylaşasım geldi; fakat sonra konseptimden şaşmamak adına durdum. Özel isteyen olursa gönderebilirim, belki.

WordPress.com'dan blog alın. | Tema Motion, volcanic tarafından yapılmıştır.
Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.