Tag Archive: nietzsche


Daha önce nasıl kaçırdım bunu bilmiyorum!

“…fakat yüreğimi sizlere bütünüyle açmış olmak için dostlarım: Tanrılar olsaydı eğer, ben nasıl dayanırdım bir tanrı olmamaya! Demek ki yok tanrılar!” - Nietzsche

Sartre ve Teşekkür; çünkü bugün bu kitabı -Bulantı-  elime aldığımda, kitap tüm yorgunluk ve savrukluğuma rağmen dikkatimi toplamayı başarmamı sağladı. Peşinen söyleyeyim, ortalama bir hızda seyahat eden otobüsün pek de rahat olmayan basamağında, henüz ilk sayfalarını okuduğum kitaptaki bir kaç cümleden sonra aklıma geldi böyle bir yazı yazmak. Daha önceden planlanmış bir deneme değil bu. Çalakalem, tıpkı diğer emsali gibi. Böyle yazmayı daha çok seviyorum sanırım; çünkü böyleyken yazdıklarımı kalıba oturtma maksadı taşımıyorum. Edebi ya da değil muhakemesini yapmıyorum. Daha da ötesi, konudan konuya geçiş yapabilme özgürlüğüne sahip hissediyorum. Neyse, Sartre diyorduk.

Komik ama bir o kadar da garip geldi aslında. Muhabbet sırasında, “Evet Sartre. Bir dakika, ben daha önce onu hiç okumadım ki!” demek. Bunun üzerine bir öneri olarak “Bulantı” tutuşturuldu elime. Çok da memnun kaldım açıkçası. Kitabı veren arkadaşıma “teşekkür” etmek isterdim; fakat sanırım bunu yapmayacağım. Çünkü bunu, halihazırda, ziyadesiyle çok yaptığımı sanıyorum.

… “Artık burama geldi dayandı” diyordu.

Cimrice acı çekiyor. Zevklerinde de cimri olmalı. Zaman zaman sorarım kendime. Bu tekdüze acıdan, şarkıyı bırakır bırakmaz başlayan bu homurdanmalarından kurtulmak ister mi acep,hüznüne şöyle esaslıca gömülmek, umutsuzluğa dalıp boğulmak dilemez mi bu kadın? Sanırım elinden gelmez: Derdiyle kördüğüm olmuş.

Bu alıntıdan söz etmiştim yazının girişinde üstü kapalı olarak. Hakkında bir kaç kelam etmeye değer bulduğum, henüz detayını inceleyemediğim bu kitapta. Okur okumaz aklıma nedensizce Nietzsche geldi. Daha sonra üzerinde bir kaç saniye düşündüğümde nedensiz olmadığı kabulüne vardım. Üstüninsan verdiği öğütlerden biri, şu anda birebir yazamayacağımı düşündüğüm; mamafih özetle “Acıdan korkma, yaşadığın neşe gibi, acı da eğitir ruhunu. Hissetmen gerekir yaşadığın anın tümünü.” gibi fazlasıyla sığ iki cümleyle anlatılabilir.

Sartre’ın elleri kirli ve sürekli şikayet eden temizlikçi kadın hakkında söyledikleriyle; Nietzsce’nin, übermensch ve hayvan arasına gerilmiş gergin ip üzerindeki insana verdiği öğütlerin benzerliği oldukça ilgi çekici benim nazarımda. İkisi de en yalın ve basite indirgenmiş haliyle, bedenin içinde bulunduğu her durumun “yaşanılması” gerektiğinden bahsediyor gibiler buradaki kısa ifadelerle. Tıpkı aşk, şehvet, neşe gibi korku, acı ve nefretin dahi doya doya yaşanılası olduğunun ön kabulüyle hayatı idame ettirmenin daha doğru olduğunu savunuyorlar. Hoş bu konuda yalnız da değiller, bambaşka bir coğrafyadan kendine Osho denilen bir adam da onlarınkiyle aynı doğrultuda; fakat farklı yönde başka bir cümleyle çıkıyor karşıma:

…Sevilirken tatlı prenses, sevmeye ebedi yaşam gibi katıl.

Daha da ilerde, başka bir cümleyle de devam ediyor Osho:

Yeyip içerken yiyecek ve içeceğin tadı ol, doy… Tat seni doyursun.

Su içerken serinliğini hisset. Gözlerini kapat… Yavaş yavaş iç… Tadını al. Serinliği hisset ve o serinlikte olduğunu hisset -çünkü serinlik sudan sana aktarılmaktadır. Bedeninin bir parçası olmaktadır. Ağzına dokunmakta, diline dokunmakta, serinlik aktarılmaktadır. Dalga, dalga dalga yayılsın bedenine. Bu şekilde duyarlılığın büyüyebilir ve daha canlı, daha doygun olabilirsin.

Hissi doya doya yaşamak. Anı yaşamak. Başka bir yazarın ağzından, artık birçok yerde olağan deyiş haline gelmiş şekilde, “Carpe Diem.” Özünde bundan bahsediyor bu üç eski ve yaşlı adamın hepsi de; lakin kanaatimce, buraya kadar yazılanlardan hiç biri kesin kabul edilecek düşünce biçimleri değil. İşte tam şu anda, bu yaşlı adamlardan dahi yaşlı ve bana daha yakın dördüncü bir kişiden bahsetmenin vakti geldi sanıyorum. Acıdan ve yaşamaktan söz ederken ne kadar da zordur Epikür’den bahsetmemek? Ama hayır, elbette ki yalnızca salt bir hedonizmden bahsetmek değil burada yapacağım. Sadece “iyi” kavramının varlığı ön kabulüyle, iyi olanın “güzel ve mutlu hissettiren, haz veren” şeklinde kabul ettiğimi belirtmek için yapıyorum bunu. Şu halde, yukarıda bahsettiğim birbiriyle aynı doğrultuda görüşlerden, sadece Osho’nunkini anlayabiliyor olduğumu söyleyebilirim. -Dim.  Söyleyebilirdim; çünkü yine ona ait, aynı konudaki diğer ifadelerin varlığı dolayısıyla, geçmişte kalıyor bu muktedirliğim. Şöyle diyor yazının devamında Osho:

Çevremizde bir zırh var, bir savunma zırhı, kırılgan olmaktan korkuyoruz, bu yüzden kendimizi her şeye karşı savunuyoruz. Ve o zaman bir mezar oluyoruz – ölüye dönüşüyoruz!

Acıdan korkmayan ve hatta ondan çekinmeyen bir insanın sözlerini doğru kabul etmem mümkün değil. İşte, üzerinde uzun uzun durduğum ve yazı boyunca ilk kez dile getirdiğim düşünce, esasında sadece bu. Sartre’ın eleştirdiği, acısını cimrice yaşıyor, üzüntüsüne yoğunlaşamıyor diye kınadığı o kirli ellere sahip temizlikçi kadının boşvermişliklerle çevrili hayatını tahayyül ettiğimde, bu davranışındaki haklılığını daha net görebiliyorum.  Ve buradan hareketle mütemadi olarak kısa yakınmalarını da anlamakta, Sartre’dan, -belki de içinde olduğu haletiruhiye yüzünden öyledir- daha ilerde olduğumu söyleyebiliyorum.

İşte budur özetle tüm diyeceğim. Bütün duyguların yaşanabilir olduğu; mamafih yalnızca bazılarının yaşanmaya değer olduğunu kabul etmeli insanlar. Acıyı ve emsali hissiyatı kendisinden uzak tutmalı; fakat bunu yaparken at gözlüğü takılmışçasına değil, kendisi gibi olmayan cahillerin hissettiklerinden feyz alır bir turum sergilemelidir.  Üzülmenin, ve düşük moralde yaşamanın kolay olduğunu içlerinde kabul edip dışarıda inkar eden insanlardır bu feyz alınması gereken cahiller. Ne kadar ironik dursa da! Onlardan ders çıkarılmalıdır; çünkü bir hatayı gören, onun benzeşini yapmaz. Çevresini tecrübeleriyle öğrenmekte ısrarcı olan ve bunun yanlış olduğunu muntazaman yine kendi tecrübeleriyle öğrenen kimselerin içinde bulunduğu çelişki, ancak üçüncü ve ne yaptığının bilincinde; ama buna rağmen bencil olmayan bir kişi tarafından kendisine izah edilebilir.

Bencillikten bahsediyorum; çünkü varoluşu gereği özünü diğerlerinin üzerine çıkarma mücadelesi veren insan, Nietzsche’nin deyimiyle Übernmensch’e doğru gerilmiş ipte yürürken, kendi gelişimi pahasına, bilgisini diğerlerinden saklar. İnsanoğluna ateşi getiren Prometheus’un bilgiyi paylaşma arzusunun ne yazık ki bilgiyle birlikte insanlara geçmemiş olduğunu doğrulayan bu durumun emsalini herkesin olağan hayatında açıklıkla bulabileceğinden eminim.

Nihayetinde, Sartre’ın henüz tamamını okumadığım kitabı hakkında böyle bir yazı yazmayı normal koşullar altında pek doğru bulmazdım;  fakat birden, kendiliğinden gelişen bu yazma isteğine de engel olmak istemedim. Sartre hakkında pek çok kitabı ya da elle tutulur bir bilgiyi haiz biri değilim; fakat ilk intibam hakkında söyleyebileceklerim, sanırım şimdilik bu kadar.

Dip Not: Teşekkürler!

WordPress.com'dan blog alın. | Tema Motion, volcanic tarafından yapılmıştır.
Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.