Simurg…
Küller ve Tüyler…
Yenilmezliğin simgesidir -birçoklarının aksine- benim için; sadece yeniden doğuşun imgelemi değil. Salt gücün, kendine yetmenin ve var olmanın gelebileceği nihai nokta. Zahiri bir mevcudiyetin çok ötesinde, somut bir gerçeklik kadar dokunulası, görülesi ve dahi “solunası”.
Yok olmayı göze alması mıdır yeniden doğmasının müsebbibi; yoksa yeniden doğacağı güvencesi midir gözünü kapayarak ateşe atlaması, bilmem; fakat sonunda katiyetle emin olduğum şudur ki, intibahı nihaidir.
Yeniden yaşanacak bir ömrün ilk saniyelerinin, evvelkinin son anlarına denk gelmesi tesadüfi olamaz elbette. Varlığını sonuna kadar tüketen alevin -ömrünü ondan çalanın- aynı zamanda uyanışını sağlayan deva olması da mükemmeliyetinin parçasıdır Simurg’un. İşte yalnız bu yüzden bile örnek alınasıdır “Kuşların Prensi”.
Kendini yok etmek için can atana sırt çevirmek şöyle dursun; ona bağrını açması, onunla bir olması ve tüm benliğini ona emanet etmesiyle ölümsüz kılınmış olsa gerek Simurg. Aksini düşünemiyorum zira. İşte O’nun insandan farkı burada karşımıza çıkıyor: Yok olacağımızı bile bile ateşe atlamaya kaçımız cesaret edebiliriz ki? Ucunda yeniden doğmak olsa bile, kaçımız bu acıyı kaldırabilir? Sanırım pek az kişi bu ağırlığı omuzlayabilecektir. Belki de bu sebeple bir masal olduğuna inanılıyor Simurg’un. Varlığını hayali düşüncelere bağlıyorlar. “Gerçek dışı” geliyor tüylerden küllere dönüşmek göz göre göre, bile bile! Kendi yetersizliğimizi, cesaret noksanlığımızı öyle kanıksamışız ki, Simurg’un yaptıklarını büsbütün masal saymışız… Yapılamazlığından öyle emin olmuşuz ki, denemek şöyle dursun, düşünmek bile istememişiz tüm bunları…
Düşüncem odur ki, aleve atlamak sadece cesaretten müteşekkil bir eylem değildir. Elbet en çok gereken cesarettir bu fiiliyat için; fakat salt cesarete güvenip buna kalkışmak, körü körüne yok olmaktır kanımca. Oysa “yeniden doğmaktır” Simurg’un alevlere dönüşmesinin sebebi.
-Peki nedir tüm bu diğer vasıflar yeniden var oluş için?
Bu soruyu tek başıma yanıtlayabileceğimi sanmıyorum; fakat bunların arasında “inancın” kesinlikle kendine yer bulacağından eminim.
Ömrümde pek az şeyden emin olduğumu iddia ederken, nedir bu cür’etkârlık diye kendimi sorgularken buldum ”inançtan” emin olduğumda. Yanıtı bulmak pek zor olmadı: İnançtı bana bunları söyleten çünkü. Her şeyin özünde yer alan arkeydi o.
O halde “Neden?” dedim düşünümün ikinci safhasında ilk olarak. ”Neden Simurg’un alevlerinin, onu yeniden var etmesi için yaktığından eminken , kendini yakan alevleri düşman sayıyorsun be adam? Tüm mevcudiyetini yok edercesine dört bir yanını çevrelemiş kor harelerden kurtulmak adına çırpınıyorsun naçari? Oysa bilmez misin ey adam?! Uyanışın için mukteza olan sadece yok olman, alevle bir olmandır!” yanıtı aradığım yerde -içimde- titrek bir ışıktan başka yoktu bir şey. Öyle titrek ve küçüktü ki bu ışık, inanmazdı kimse, daha henüz tüm bedenimi kavuran alevlerin kaynağı olduğuna. Oysa sorguma rağmen yanabilseydi hala, belki de başaracaktım küle dönüşmeyi.
Ve sonra…
Ve sonra belki de uyanış, tıpkı Simurg gibi… Yeni bir ömre açılan gözlerin ilk gördüğü yabani bir dünya olmayacaktı bu sefer; çünkü Simurg gibi yanan, Simurg gibi doğardı: Her batında geçmişini unutmadan yeniden var olarak doğmaktı bu!
Tabii ki başarabilinseydi… Cesaretin destekçisi inancın sürekliliği, devam ettirilebilseydi…
Peki şimdi ne olacak?
Bilmiyorum.
Sanırım öğrendiğimde ya çoktan tükenmiş olacağım alevlerle, hatrımda tek bir düşünceyle ya da başarısızlığı kabullenmiş, Simurg’a ulaşamayan divanelerden biri olacağım Mantıku’t Tayr’daki gibi.


