Yağmur yağdığında Kasım öğleninde, dalgaların kırbacı vurmaz yeşil kıyıları… Devam etmektedir hala, balıkların “Karabatak”tan kaçışı, martıların çığlıkları, utanmaz kargaların dalaşmaları. Ne kadar uzakta olduğu fark etmese de, tam senin üzerindedir o anda bulutlar, elini kaldırmış yüce bir tanrı gibi bir şeyler anlatmaya çalışır sana. Sen ne mi yaparsın? Dur ben söyleyeyim: Öylesine dalmışsındır ki Karabatak’ı izlemeye, fark etmezsin bile zamanın nasıl geçtiğini. Yağmursa çoktan dinmiştir… Zaten başlangıcını da hatırlıyor musun diye sorsam cevap bile veremezsin ya! Neyse!

Saatlerce ne yaptığını sorduğumda pişkince cevap verirsin bir Kasım akşamı, “Karabatak”ı izledim, diye. Yalan söylüyorsun diyemem; fakat nerede gerçekler? İstemediğinden mi, yoksa tarifini yapacak bilgelikte olmadığından mı saklarsın güneşin bile sizi unutup gittiğinde hissettiğini? Tamam tamam, haklısın. “Karabatak”ı da ihmal etmedin o ara… Önünde dalıyordu be adam! Etmeyecektin tabi! Sana senden çok yakışıyordu o Karabatak. Karabatak… Kara Batak…

Her daldığında acaba bu sefer çıkacak mı diye düşünüyordun başta. Seni cahil! Karabatak bu! Çıkacak elbet! Çıkacak amma, nasıl çıkacak bunu düşün işte! Ah, doğru… Sen de haklısın… Üzerine doğan güneşin bile, saygısından, ses etmeden unutur gibi yaptığı bir işle meşgulsün sen! Hoş asıl unutan sendin ya orada da, neyse, güneş alıngan değildir senin gibi. Doğacaktır elbet ertesi gün yine tüm ihtişamıyla! Hah bak nasıl da anladın şimdi: Karabatak misali… Öğreniyorsun!

Ha şöyle, tekrar et şimdi: Karabatak bu, dalar ve çıkar. Mutlaka çıkar! Yardım mı? Tabi ki hayır! Güçlüdür Karabatak. Tek başınadır sudan çıktığında. E tek başına değil miydi ki daldığında? Ne? Senin gibi mi? Yapma lütfen…

Ne? Hala mı anlamadın? Elbette ki her seferinde en dibe dalar Karabatak. En derine dalar. Kendisinden başka kimsenin göze alamayacağını görür, bunu yakalar seni şapşal. Ne kadar derine giderse ödülü o denli büyüktür çünkü! Eh, dalarken değil de, çıkarken zorlanır biraz. Evet evet. Zorlanır elbet. Güçlü de olsa, zordur en dibe battıktan sonra çıkmak herkes için. Ama Karabatak bu! Zor dinler mi? Daldığı yerden çıkamasa da, ilerisinden çıkar biraz. Başı dik, tüyleri kabarık. Ödülü mü? Onu mu düşünüyorsun sen? Ödül yiyecek değildir Karabatak için… Dalıp çıkmaktır. Dalabilmek ve çıkabilmektir işin aslı…

Kasım sevecendir çokça. Kızar bazen herkese, Karabatak’a bile… Ama yine de asla olamaz Aralık kadar gaddar ve haşin! Öncesinden gelir belki sessiz sakin; ama mağrurdur Kasım. Yine de unutulur tüm yaşananlar en sert olan gelince…

Karabatak’ın doyasıya daldığı yeşil kıyılar karadır artık, tıpkı kendi adı gibi. Ve soğuk! Ve soğuk!

Öyle deme! Tek başına olsaydın sen de üşürdün o gaddar Aralık’ta. Kapkara olan sen değilsin, benim der Aralık’taki deniz. Ve atlar üzerine senin adeta yutmak için seni.  Hadi  hadi… Sen yine iyisin… Tek olsaydın görürdüm ben seni.

Çok mu karamsarım? Belki de… Umarım Aralık bana kızmaz bu kadar üzerine geldim diye. Yok yok, bana kızmaz, bilirim ben onun huyunu. Tuhaftır biraz Aralık. Hep özenmiştir Kasım’a. Yıldızlar ve Ay’ın gümüşi ışığında yıkanan peri kızlarına eşlik etmez kimse Aralık’ta. Bu bile yeterli değil mi sence kıskanmaya? Nesini anlamazsın ki? Ay banyosu denilen budur işte!

Korkma, unutmadım Karabatak’ı. Ve emin ol, o da seni unutmadı. Kolay mı! Güneşi unuttun sen Karabatak için! Üzerine batan güneş, hey! Emin ol, hep yanında Karabatak senin. “Siz” mi? Hayır hayır… Senin! Demedim mi ben sana, Karabatak tek dalar, tek çıkar diye! Nasıl “siz” olsun, sen varken onun gözünde birden?

Sen yok musun sen! Üşüdün mü şimdi de? Dur tahmin edeyim: tek başınasın diye mi? Hah! İşte şimdi anlıyorsundur söylediklerimi… Dur bakalım, hemen o kadar kolay değil bu işler. Önce biraz alttan almak lazım. Hem düşündün mü hiç Aralık ne diyecek bu işe? Ya kızarsa? Öğrendin artık, tanıyorsun onu… Karabatak’ı bile affetmez kızarsa…

Ah, unutmadan! Hiç merak ettin mi nereye gider Karabatak Aralık’ta? Hah! Etmesen şaşardım zaten! Ortada gözükmüyor diye vazgeçti sanma onu. Hep oradadır Karabatak, yalnızca bekler Aralık’ın öfkesinin dinmesini. Evet evet, doğru dedin. Öğreniyorsun işte, tıpkı senin gibi. Senin yapacağın gibi…

Hadi o halde Karabatak, git ve bekle. Biliyorsun, yeniden doğacak güneş üzerine, yeniden yükselecek Kırmızı Ay gökyüzüne ve sen yeniden izleyeceksin onu. Hem boşuna demiş şair bütün bunları? Hadi, sorma artık, biliyorsun: Sen Karabataksın…

“Dalar gider pencereler önünde şimdi

Ilık yaz akşamlarını hatırlar

Vapurlar geçer bomboş güverteleri

Bomboş uzanan denizin üstünde

Aç bir karabatak dalar çıkar

Bilirim yalnızlık üşütür insanı

Kalp daima sevecek birini arar

Hatırlar bakışlarda kalan aklarını

Avuçları hafif terli, yanakları al al

Ağaçlıklı yollarda akşam dolaşmalarını

İlk yıldızlar karanlık basmadan doğar

Hafif çiçek kokuları gibi uçar içiniz

Yavaşlar eve dönerken adımlarınız

Esen rüzgâra, durur, kulak verirsiniz

Bakışlarınız bütün kadınlarla karşılaşır

Daha önünüzde uzun bir yaz vardır

Bütün gün şurada burada gecikir oyalanır

Döner durur yatağında bütün gece

Ay ışığı, sıcak hava, tutuşturur kanını

Uykularını kaçırır en ufak bir düşünce

Şimdi rüzgârlar soğuk eser yüzünüze

Hüzün verir yağmur sularından geçen bulutlar

Bayırlarda yol alan posta arabaları

Şimdi birbirinden ayrı yaşar kurtlar, kuşlar

Sular çakıllardan ayrı akar

Dalar gider, gözleri büyür de

Ilık yaz akşamlarını hatırlar

Avuçları hafif terli yanakları al al

Bomboş uzanan denizin üstünde

Aç bir karabatak dalar çıkar”